Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

"Uygarlık Oturağı!"

"Uygarlık Oturağı!"

Tuvalet itici bir üne sahip olsa da, kültür tarihimizde önemli bir yer kaplıyor. İnsanların günlük alışkanlıklarıyla tamamen bütünleştiği için, ait olduğu toplumun yapısına ışık tutuyor.

Adem'in işi kolay olmalıydı. Acil bir ihtiyaç hissettiğinde hemen oracıkta giderebilirdi. Cennette iyi ve kötüyü ayırt etmeyi sağlayan ağaçtan başka daha birçok bitki vardı nasıl olsa... Ya sonra? Adem'in çocukları çoğalıp bütün dünyaya yayıldılar. Ne yazık ki kutsal kitaplar Adem ve Havva'nın cennetten kovulmasından sonraki zamanlara ilişkin ayrıntı vermiyorlar. Ama, birçok alanda olduğu gibi tuvalet ihtiyaçlarını giderebilecekleri yerleri geliştirmek için de, yaratıcılıklarını konuşturdukları kesin. Üstelik olayın estetik boyutu hep önemli bir rol oynadı.

Örneğin eski Çin'de insanlar porselen üstünde oturmayı seviyorlardı. İngiltere'de ise taş tercih ediliyordu. Kral Minos değerli mermerlerden yapılmış tuvalete kuruluyordu. Ancak, sadece yapılırken kullanılan malzeme değil, olayın sosyal boyutu da çeşitlilik gösteriyordu. Sindirim sistemini rahatlatma ihtiyacı tek başına giderilebildiği gibi, gruplar halinde toplantılara da dönüşebiliyordu. Toplumsal sınıflara göre de farklılık gösteren bu olay, sonuç olarak herkes tarafından çok ciddiye alınıyordu. Genel kural olarak, bir toplum karnını ne kadar asil doyuruyorsa, öğününü de o oranda uygarca sindiriyordu. Alt sınıfta yer alanlar ise, doğanın kucağıyla yetinmek zorundaydılar.

Yazılara esin olmamış

Sadece alaycı ya da esprili veya doğa bilimine düşkün insanlar bu konuyu yazıya dökme ihtiyacı hissetmişler. Bu da, muhteşem bir yemeğin sindirilmesine ait evrelerin özellikle de son aşaması hakkındaki bilgilerin neden eksik olduğunu gayet iyi açıklıyor. Arkeolojik kazılar, daha M.Ö. 3000'li yıllarda insanların vücut salgılarını attıktan sonra suyla temizlenebilen tuvaletler kullandıklarını ortaya çıkardı. M.Ö. yaklaşık 2300'lü yıllarda Germenler, yaşadıkları ormanlarda dışarıya çıkmak için evi terk etmek zorunda kalırlarken, Mezopotamya'da kerpiçten ustaca inşa edilmiş evlerin kanalizasyonlarından Fırat ve Dicle'nin suları akıyordu. Bu bölgede, ayaklar için her iki yana özel yerler yapılmış, bacak üst kaslarını çalıştıran, bugünkü alaturka benzeri tuvaletler kullanılıyordu.

M.Ö. 3000'li yıllarda Kral Minos'un yaptırdığı Knossos Sarayı, 1.400'ü aşan odasıyla muhteşem bir yapı örneği sergiliyor. Üvey baba Kral Minos altından su akan mermer tuvalette oturmanın keyfini çıkarırken, labirentte yaşayan Minotauros samanla idare etmek zorundaydı. Knossos Sarayı'nın su getirme sistemi, ustaca bağlantılandırılmış konik bir dizi kiremit kanaldan oluşuyordu. Su, çatıda yağmur sularını toplayan bir sarnıçtan kanallara akıtılıyordu. Kanalların bu yapısı, akar suyun fazla akmasını önlüyordu. Helalarda bugünün sifonlarına benzer bir düzenek vardı. Deliğin üstü ahşap bir oturakla örtülmüştü. Bu, Minosluların estetik ve koku kaygılarını ortaya koyuyordu. O döneme ait bu mermer tuvaletlerin kalıntıları, bir efsaneye dönüşen sahiplerinin aksine, Girit Adası'ndaki harabelerin arasında hala ayakta.

Konforlu gece lazımlıkları

M.Ö. 1500'lerde Yunanlıların buraya göçü, Minos uygarlığının yok olmasına ve kraliyet kanalizasyonlarının kurumasına yol açtı. Çünkü Yunanlılar klozet kültürünü daha binlerce yıl sonra keşfedeceklerdi. O eşsiz Helen kültürünü, kendi adlarına çalıştırabilecekleri bir köle ordusu yarattıktan sonra oluşturabildiler ancak. En azından kentlerin "gymnasium"larında genel tuvaletler vardı. Kırsal kesimlerde tuvalet ihtiyacını gidermek gerektiği zaman boş bir araziye gitmek alışkanlıktı. Kent yaşamında da özel, eve ait bir "apopatos" (hela) mutlaka olması gerekenler arasında yer almıyordu. İçi dolu "lasanon" adlı lazımlıkları dışarıya dökmekle görevli "lasanoföro" adlı gece lazımlığı kölelerini kullanmak daha yaygın bir alışkanlıktı. Bu konuda Thebai ve Delos kentleri istisna idi. Çünkü buralarda, neredeyse her evin kendine ait geniş helaları vardı.

Romalıların, bu lazımlıkların içeriğini pencereden aşağıya, sokağa boşaltmak gibi kötü bir alışkanlıkları vardı. Dar sokakların etrafında sıkışık düzende inşa edilen çok katlı evler için aslında acilen işlevsel bir kanalizasyon sistemi gerekiyordu. Ancak su ile temizlenebilen hela sistemi sadece zemin katlara, o da genellikle mutfağın içine ya da hemen yanına uygulanabiliyordu. "Lavatrina" kelimesi, mutfaktan ayrılmış bir ön odayı tanımlamak için kullanılıyordu. Dışkıların "dolium" adı verilen fıçı ya da çanaklarda merdiven dairesinde toplanması ise daha konforlu bir alışkanlık sayılıyordu. Günün sonuna doğru evin içindeki koku çekilmez hale gelince, bu kaplar dışarıya taşınıp boşaltılıyordu. Cadde ve sokak kenarlarına konulan "gastra" adı verilen vazolar, yolcuların ihtiyaçlarını gidermelerine yarıyordu.

"Para kokmaz"
Çırpıcılar, bugünün terzisi ya da kuru temizlemecisi gibi iş yaparak halkın giysilerini boyayan ve ölçüsünce yeniden yapan zanaatkarlardı. Bu ustalar insan idrarının, yağ lekesini çıkarmada işlevsel ve ucuz bir boya malzemesi olarak kullanılabileceğini fark etmişlerdi. Çırpıcıların sürekli bir idrar kaynağı arayışı içinde, kavanozlarını dükkanlarının önüne koyarak halkın ücretsiz kullanımına sundukları tahmin ediliyor.

Girişimci imparator Vespasianus (M. S. 69-79), bu sıvı altının değerini çok iyi biliyordu ve bir idrar vergisi çıkarmıştı. Sloganı da "para kokmaz" olmuştu. Romalı tarihçi Suetonius'un gözlemlerine göre, Titus (Vespasianus'un oğlu) babasının koyduğu bu vergiden yakınır.Vespasianus onun eline ilk günün kazancının bir parçası olan madeni bir para koyar. "Kötü mü kokuyor?" diye sorar. Titus "Hayır" dediğinde sözünü tamamlar: "Ama çişten geliyor." Bir kişi ortalama 3-4 litre idrar çıkardığına göre, idrar vergisinden elde edilen gelir küçük bir orduyu besleyecek kadar yüksek olmalıydı.

Sosyal Romalılar

Her yönden kesişerek kenti baştan sona geçen Roma su kanalları, Tiber Irmağı'na dökülmeden önce heybetli Cloaca Maxima'ya boşalıyordu. Bu kanallar kölelere temizletiliyordu. Ne var ki, bu sistemden bütün yurttaşlar yararlanamıyordu. Roma memurları tarafından satılan ruhsatlar çok pahalıydı, dolayısıyla ancak zengin ev sahipleri kullanabiliyorlardı.

Romalılar sosyal insanlardı. Erkekler, az bir para karşılığı kullanılabilen umumi helalarda oturup bir yandan ihtiyaç giderirken, bir yandan da komşularıyla dedikodu yapabiliyorlardı. Burada siyaset tartışılıyor ve iş anlaşmaları yapılıyordu. Kaynaklarda, zamanını gün boyu umumi tuvaletlerde geçirip, şans eseri kendini yemeğe davet edecek biriyle tanışmaya çalışan adamlardan bile söz ediliyor.

Üst sınıf Romalılar, kaplıcalar üstüne kurulan mermer tuvaletlerin lüksünden yararlanıyorlardı. Ayrıca önlerinde, arkalarını silmek üzere, bir sopa ucuna takılı süngeri yıkamak için kullanabilecekleri bir su arığı bulunuyordu. Bu arada ayaklarını yerde, kaplıca sularının verdiği sıcaklıkla ısıtıyor ve çevresindeki seçkin mozaiklerle göz zevkini tatmin ediyorlardı. Bu tuvaletlerden bugün hala Kuzey Afrika ve Güney Fransa'da görmek mümkün.

Geç Antikçağ Roma'sında tuvalet ihtiyacını gidermek için kullanılan üçüncü bir yöntem daha vardı. Petronius Arbiter, bu yöntemi kullanan sonradan görme bir Romalı zenginden eğlenerek söz eder. Karun kadar zengin Trimalchio, 2 ila 16 saat sürebilen davetlerde tuvalete kadar gitmek istemiyordu. Bir parmak işaretiyle, sürekli yanında hazır bulunan köleleri, bir sopanın ucuna bağlanmış çanağı hemen tuniğinin altına sürüveriyorlardı. Trimalchio tuvaletini yaparken toplumdan uzaklaşmayı aklından bile geçirmiyordu.

Kale ve manastırlarda hela
Görüldüğü gibi, Roma zengin bir tuvalet kültürüne sahipti. Ancak Romalıların yarattığı bu kültür kısa süre sonra unutulacaktı. Bu toprakların Batı Avrupalı halefleri, uzun süre tuvaletlerini yapmak için açık araziyi ya da sokakları kullandılar. Hatta bazı kentlerde bu kötü kokulu hammaddeyi toplayarak ticaretini yapan insanlar da vardı. Açık arazilerden bir arabaya topluyor ve kent merkezine götürerek gübre niyetine satıyorlardı.

Kalede yaşayan bir şövalye ya da derebeyinin çişini yapmak için açık araziye gitmesi söz konusu bile olamazdı. Onlar için, şatonun duvarlarına oyulmuş, kulelere ya da ziyafet salonlarına yerleştirilmiş "garderobe" adında küçük oturaklar bulunuyordu. Garderobe'lardan gelen pislik, yüzlerce metre alttaki kale hendeğine dökülüyor, dolayısıyla geri sıçrama sorununu önlüyordu. Ne yazık ki, şatonun pisliğinin yıllarca dolması sonucu, hendekten yükselen kokular, surların içindeki yaşamı tatsızlaştırıyordu.

Garderobe'lar Ortaçağ şatolarının aynı zamanda zaaflarıydılar. Kuşatma zamanlarında düşman garderobe deliğinden içeri girebiliyordu. Şatonun istila edilmesinin bir başka yolu da, şatoyu çevreleyen hendek çamurundan geçmekti. Hendeğin lağım çukuru olarak kullanılması, şatonun savunmasını da güçlendiriyordu.

Bu yerlerle kıyaslanınca, o döneme ait manastırlar daha yüksek standartlara sahipti. Keşişler sık yıkanmayı, hoş görmeseler de (özellikle sıcak suyla yıkanmanın vücudu uyardığına inanılırdı), kullanışlı hela ve hamam inşasına önem veriliyordu. Manastırların akarsu yanlarına inşa edilmesi, pisliğin akıntıyla uzaklaşmasını sağlıyordu. Helalar yatakhanelerin arkasına yapılıyor ve genellikle buraya bir köprüyle geçiliyordu. 12. yüzyılda inşa edilen Canterbury Kilisesi manastırında yeraltı boruları, sarnıçlar, hamamlar ve helalar vardı. Çıplak bir beden görüntüsünün uyarıcı olabileceği düşünülerek, hela oturakları levhalarla birbirlerinden ayrılmıştı. Bu özellik, Rusların apartmanlarındaki tuvaletlerde de görülmektedir.

"Dikkat su geliyor"
Ortaçağ kentleri hijyen açısından tam bir felaketli. Lazımlıkların içindekiler, kent pislik içinde boğuluncaya kadar sokaklara boşaltılıyordu. Yasaklar ve para cezaları çözüm getirmiyordu. Fransa'da, en azından caddeye dökmeden önce üç kez "dikkat su geliyor" diye uyarma zorunluluğu getirildi. Böylece yoldan geçenler zamanında güvenli bir yere sığınabiliyorlardı. Bu uyarı İskoçya'da da yapılıyordu.

Tuvalet tarihine önemli bir kilometre taşını, 16. yüzyılın sonunda pompayla çalışan su klozetini geliştiren ingiliz Sir John Harrington koydu. Sir Harrington, kendisine çok değer veren Kraliçe Elizabeth'in sarayında yaşıyor ve çalışıyordu. Ancak, insanın iştahını kaçıran nesneyle ilgili görüşlerini yazmaya kalkışınca, kraliçe çok kızmış ve onu saraydan kovmuştu. Böylece Harrington'ın çığır açan buluşunun yararlı bir araç olarak kabul edilmesi için uzun zamanın geçmesi gerekti. Gerekli su düzeneği her yere yerleştirilemiyordu. Yine Harrington tarafından düşünülen sifon ve havalandırma boşluğunun eski evlere uygulanması da çok zordu. Yani, aslında gecikmesinin başka nedenleri de vardı. Öte yandan, insanların, zararlı olduğu ya da hastalığa yol açtığını düşündükleri için suyla temas etmekten kaçındıkları bir dönemdi bu. Kötü kokmayı ve bit ya da pire gibi haşaratlarla dolaşmayı tercih ediyorlardı.

XIV. Louis'nin (1643-1715), yüzlerce hizmetçiyle birlikte zenginlik içinde yaşadığı Versailles Sarayı'nda bile tek bir tuvalet bulunuyordu. İnsanlar zor durumda kalınca hemen kendilerini sarayın bahçesine atıyorlardı. 1764'te Paris'teki kraliyet sarayının durumundan "Sarayın parkından ve bahçesinden gelen kokular insanın midesini bulandırıyor. Saraya giden yollar ve içindeki koridorlar idrar ve dışkıyla dolu" diyerek yakınılsa da, topluma açık yerlerde, bütün gözlerin önünde ihtiyaç gidermek ayıp sayılmıyordu.

Kullanılabilecek yeşil alanlann oranının iyice azaldığı bir dönemde, kilisede de çözümler geliştiriliyordu. 18. yüzyılda, sözleriyle insanları çok etkileyen Parisli din adamı Pierre Bourdalou'nun vaazlarından etkilenen kadınlar, sıkıştıklarında dahi salonu terk etmek istemiyorlardı. Bir gün kadınlardan biri kiliseye gelirken yanında bir de çanak getirdi. Böylece acil durumun yarattığı sıkıntıdan kurtulmuştu. Sonraki iki yüzyıl içinde bu fikirden hareketle, üstüne resimler çizilmiş, boyanmış, altınla çerçevelenmiş, tabanı anlamlı sözlerle donatılmış "bourdalou"lar (adını papazdan almıştı) pazarlarda satılmaya başladı. Ve kadınlar, herkesin içinde bu küçük lazımlığı eteklerinin altına sürüp tuvaletlerini yapmaktan çekinmiyorlardı.

Taharet ya da Türklerde özel temizlik
Türkler temizliğe çok düşkündürler; doğal ihtiyaçlarından birinin çıkışıyla kirlemekten korkarlar. O yüzden, hamamda bedenlerim genel olarak yıkamakla yetinmezler; doğanın ihtiyaç gidermeye ayırdığı bütün kapları temizlerler. Bunu da, son yemeğin sindiriminden arta kalanları boşaltma ihtiyacını duydukları zaman defalarca yaparlar. Sindirim artıklarının çıktığı yerleri temizlemek için, hemen her zaman ibrikleri, yani testileri ellerindedir.

Dinin buyurduğu bu temizlik, İslam mimarisini kentin çeşitli yerlerine, özellikle cami yakınlarında, kendi dillerinde edephane, yani utanma yeri (aralarında kullandıkları edepsiz, utanmasız ya da yüzsüz küfrü buradan gelir) dedikleri genel helalar inşa etmeye yöneltmiştir. Bunlar çok temizdir ve kullananların temiz tutma konusunda gösterdiği özenin dışında, maaşlı bir meydancı, yani temizlik işçisi tarafından da her hafta perşembe günü temizlenir. İçlerinde küçük bölmeler, her zaman akan bir çeşme ya da en azından, bu taharet denilen özel temizlik sırasında kullanılan bir musluk bulunur.

Ne yazık ki Avrupa'da, özelikle büyük kentlerde başlıca süs olması gereken temizliği korumak için böyle kullanışlı ve önemli yerlere sahip değiliz. Doğuda, bizim kentlerimizdeki gibi, saygıyla yaklaşılması gereken ibadethane duvarlarının, bahçelerinin idrar ve dışkıyla kirletildiği asla görülmez. Orada, böylesine ağır bir yükü boşaltacak yer bulamadığı için, doğal ihtiyacını tutarak sağlığına zarar verene de rastlanmaz. ( Josephus Grelot- 1680 İstanbul Seyahatnamesi)

Dışkı sandalyesi
19. yüzyıla gelindiğinde gizlilik yeniden önem kazandı. Gece sandalyeleri büyük ilgi görmeye başladı. Bu taşınabilir "dışkı sandalyesi", aslında Eskiçağ'dan bu yana biliniyordu. Şimdi konforlu deri oturma yerleri ile asil insanların odalarında yerini yeniden alıyordu. Ancak dışarıdan bakıldığında bunun bir "dışkı sandalyesi" olduğu anlaşılmıyordu. Örneğin, özel çekmecesi ya da kitaplığı olan bir yazı masası görünümünde olabiliyordu.

Ortaçağ'da bu dışkı sandalyesiyle ilgili anlatılan çok özel bir öykü var. Kadınların, kilise içinde yüksek mevkilere gelme hayallerinden hala vazgeçmedikleri 9. yüzyılda, söylentiye göre Gilberta adında bir kadın, Papa VIII. İoannes olarak seçilmişti. Ancak bir dini ayin sırasında bir erkek çocuk dünyaya getirince olduğu anlaşıldı. O günden sonra, gelecekte bir daha böyle bir olayla karşılaşmamak için yeni seçilen bütün papalar, altında delik olan bir sandalyeye oturtuluyor, alttan bakılarak erkek olup olmadığı kontrol ediliyordu.

Temas gerektirmeyen helalar
Temizlik, müslümanlıkta da önemsenen bir konuydu. Yazar Joseph Piton de Tournefort (1656-1708) Voyage au Levant adlı kitabında, giysileri kirlenmesin diye Müslümanlarda erkeklerin de kadınlar gibi çömelerek işediklerini yazıyor, İhtiyaçlarını gördükten sonra taş, kil ya da toprakla temizleniyorlardı.
Ortadoğu'ya giden eski batılı gezginler, Müslümanların titizlikleri konusunda hoşnutsuzdular. Henry Blount (1634), Türklerle ilgili betimlemesinde "haftada iki ya da üç kez yıkanmayanlar pis diye kabul ediliyor; su döktükleri ya da başka bir kirli iş yaptıkları zaman, hiç ilgisi olmayan kısımları da yıkıyorlar" diye alaycı bir dil kullanmıştı.

Sir Richard Burton da, Müslüman erkeklerin sadece temizlik amacıyla giysilerinin altında toprak, kum ya da taş parçası taşıdıklarını belirtiyordu. Müslümanlar, başka insanların da kullandığı tuvalet oturağına oturmanın yanlış olduğunu düşünüyor, bu nedenle, kullanıcının bir yüzeye temas etmesini gerektirmeyen hela taşlarını tercih ediyorlar. Hindular gibi onlar da bedensel sıvıların boşaltımından sonra suyla arınmanın gerekli olduğuna inanıyor ve temizlenmek için sadece sol ellerini kullanıyorlar. Banyo kirli kabul ediliyor ve sol ayakla içeriye giriliyor.

Çağdaş klozete doğru
19. yüzyılın sonlarında, pompalı su düzeneğiyle çalışan klozetler nihayet ilgi görmeye başladı. Sanatsal tasarlanmış klozetlere ait kataloglar bile oluşturuldu. Kullanmaya kıyılamayacak kadar eşsiz ömekler yapıldı. Erkekler için daha özel WC'ler geliştirildi. İdrarlarını yaparken, hedefleyebilmeleri için pisuarlara, örneğin arı şeklinde noktalar belirleniyordu. Böylelikle değerli deri ayakkabıları idrardan zarar görmekten kurtuluyordu. Yeni klozet türlerinin geliştirilmesi ve üretiminde İngiltere başı çekti. Sir Harrington'dan sonra çok sayıda mucit hayal gücünü çalıştırdı.Tuvaletler, tamamen insanın kendi kendisiyle baş başa kaldığı sessiz ortamlara dönüştü. Tuvaletler, iletişim kurmak, toplantılar yapmak için kullanılan özel bir yer olmaktan çıkmış mıydı? Kesinlikle hayır. Genel tuvaletlerde iletişim amacıyla yapılan yazışmaların çok ilginç örnekleri var. Özellikle de kadın-erkek olarak ayrılmayan tuvaletlerde...

1989'da müzik dinleten tuvaletler çıktı. Hamburg'ta yapılan bu deneme, sanatın da, yemek-içmek ya da tuvalete gitmek kadar günlük bir ihtiyaç olduğu mesajını vermeyi amaçlamıştı. Zamanla, suyla kendi kendini temizleyebilen konforlu klozetler bütün dünyada kullanılmaya başladı. Ancak her ülkede buna bir yenilik daha eklendi, İsveçliler bakteriler aracılığıyla atıkları organik içeriklerine ayıran çevreci tuvaleti, Japonlar ayarlanabilen musluklu ve kokulandırıcılı WC'leri, Amerikalılar "vakit nakittir" çağının saatli klozetlerini geliştirdiler. Bu da yetmedi: Gelecek yılların, sağlık kontrolü de yapabilen (idrar ve gaita tahliliyle) araştırmacı WC'leri, yerçekiminin olmadığı ortamda hava akımıyla çalışan mekik tuvaletleri üretildi.

Genel tuvalet deyimleri
Tuvalete / banyoya / lavaboya / WC'ye / yüz numaraya / helaya / kenefe gitmek- Çiş yapmak- idrarını yapmak- küçük su dökmek- çöğdürmek- toprağı sulamak- akıtmak- pompalamak- serpelemek- sızdırmak- sulamak- muslukları tamir etmeye gitmek- yılanını akıtmak- bir gül koparmak-zambağın şebnemini silkelemek- midilliye su vermek- kablo döşemeye gitmek- para yatırmaya gitmek- mektup atmak- fışkırtmak- tembellik etmek-iş görmek...
(Focus)
609
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.