Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Gecenin keşfi

Gecenin keşfi

Uyku ve gece... Bazı insanlar karanlığın düşmesiyle, bu anatomik ihtiyacı birbirine bağdaştırmadan yaşıyor. Binlerce kişi geç saatlerde ya çalışıyor ya da eğleniyor.

Nessun dorma -Hiç kimse uyumuyor-... Pucci'nin ünlü operasının bu sözleri giderek anlam kazanıyor. 1972 yılında yapılan bir araştırma, Amerikan halkının geçen yüzyıla oranla günde ortalama yarım saat daha az uyuduğunu ortaya çıkarmış. Gelişmiş batı toplumlarında, yetişkin nüfusun yaklaşık yüzde 10'unıın uykusuzluk problemi yaşadığı ileri sürülüyor. Yine bu ülkelerde çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 15'inin gece işlerinde çalıştığı ve zevk için değil, zorunluluk nedeniyle gecelerini yatakta geçirmediği belirtiliyor. Öte yandan İtalya, Fransa ve Almanya gibi ülkelerde, 7-10 milyon kişinin yılda en az bir kez sabahı diskotekte karşıladığı iddia ediliyor.

Gece, düne kadar karanlığı ve sessizliğiyle fantezileri ve istekleri çağrıştıran gizemli bir alandı. Bugün ise, yıldızların altında sıradan, hatta günlük faaliyetler sürdürülebiliyor. Birçok sosyolog ve ekonomi uzmanına göre, bu gelişme zenginliğin bir göstergesi. İncelemeler, zengin ve gelişmiş toplumlarda gece hayatının daha canlı ve hareketli olduğunu açıkça gösteriyor.

Öyle ki, günümüzde zaman kavramları bile yavaş yavaş değişiyor. Gündüz ile gece arasındaki iş bölümü ve farklılık ortadan kalkıyor, kesintisiz bir gün kavramına doğru hızla ilerleniyor. Bu konuda dünyada başı çeken ülkeler Hollanda ve Kanada. Kuşkusuz iklim koşulları ve mevsim oluşumları açısından belli avantajlara sahip olan bu iki ülke, günümüzde emek gücünün gece en çok çalıştığı, ama aynı zamanda gece hayatının en canlı olduğu iki ülke. Üstelik, işçi sınıfının en çok tatil kullandığı ülkelerin de başında geliyorlar.

Birçok sosyolog gecenin işgal edilmcsini, tarihsel bir olay olarak nitelendiriyor ve Vahşi Batı'nın keşfine, Altına Hücum günlerine benzetiyor. Gece, insanoğlunun yaşamındaki en eski ve en güçlü sınırlardan biriydi. Elektriğin ve ampulün keşfiyle birlikle, bu sınırın direnci büyük ölçüde kırılmaya başladı.

Amerikalı göçmenlerin 19. yüzyılda Batı'yı işgal etmeleri ve sömürgeleştirmeleri gibi, elektriğin keşfiyle insanoğlu da geceyi işgal etmeye başladı. Vahşi Batı'ya ilk ulaşanlar kürk avcıları, maceraperestler, hırsız ve katillerdi. Daha sonra girişimciler ve işadamları geldi. Ve halk, ancak bu insanlardan sonra, çekinerek Batı'ya ayak basmaya başladı. Gecenin keşfi de benzer bir süreç izliyor. Karanlığın ilk fatihleri hırsızlar, soyguncular, serseriler, bohem yaşam tutkunlarıydı. Daha sonra kumarhaneleri, gece kulüplerini, restoranları ve diskotekleri işletmeye açan girişimciler ortaya çıktı. Ve bugün vavaş yavaş elektrik gücüyle ve eğlence dünyasıyla, halk, gece hayatının içine girdi.

Ateş icat oldu, korkular bitti
İnsanlık, karanlığın işgaline yönelik ilk adımı, bundan tam yaklaşık olarak 500 bin ile 1.5 milyon yıl önce ateşi keşfederek attı. Ateş sayesinde insanlık, nihayet yırtıcı hayvanların saldırısından korunabiliyor ve rahatsız edilmeden uyumanın mutluluğuna kavuşuyor. Bu keşfin uygarlık tarihinde ne kadar büyük olduğunu ve korku denen toplumsal paniği yenmede ne kadar önemli olduğunu anlamak için, ilk medeniyetlerin yapısına bir göz atmak yeterli. Asırlarca ateş, bu toplumlar için bir kutsal güç otarak algılandı.

Eski Mısırlılarda, Sümerlerde ve Azteklerde, "güneş" en büyük tanrıyı temsil ediyordu. İlk din adamlarının "sadece kötüler karanlığı sever" diye vaazlar verdikleri biliniyor. Ortaçağ'da bu tıp çıkarsamalar, edebiyat dünyasında da sık sık rastlanıyordu. Şair Alfred Alvarez, gecenin karanlığının taşıdığı olumsuz imgelemi şöyle tanımlıyordu: "Gecenin düşmesiyle birlikte insanlar, tıpkı fırtınanın yaklaştığını gören denizciler gibi, onu karşılamak için hazırlık yapıyorlardı." Kent surlarının kapıları sıkıca kapatılıyor, nöbetçilerin sayısı artırılıyor ve herkes demir kilitlerle korudukları evlerine kapanıyordu. Sanki bir sıkıyönetim uygulanıyordu. Gece sokağa çıkma yasaklanıyor ve tepeden tırnağa silahlı devriyeler sokakları arşınlıyorlardı. Bu devriyeler gece rastladıkları herkesi tutukluyorlardı. Çünkü toplumda yaygın olan ortak inanca göre karanlıkta dolaşanlar mutlaka kütü niyetli kişilerdi.

Fantezi ve korku iç içe
19. yüzyılda olağanüstü bir gelişme oldu. İnsanoğlu elektrik ışığını keşfetti. Ancak bu müthiş buluş bile, insan ile gece arasındaki ilişkiyi bir anda radikal biçimde değiştiremedi. Nasıl kolay olabilirdi ki? Kişiliğinin en derin süreçleri karanlık içinde gelişip büyümemiş miydi'.' Dölyatağı içinde olgunlaştıktan sonra fetusun, bir kez toprağa ekildikten sonra büyümek için karanlığa ihtiyacı yok muydu? Psikanaliz uzmanlarına göre gece, insanoğlunda bilinçaltının yani sıkıntının, anlamsız korkuların, ama aynı zamanda da gizli zevklerin ve fantezilerin simgesiydi. Bilinçaltımızla olan ilişkimize paralel olarak gece ya dost ve yumuşak bir kimliğe ya da endişe verici bir düşmana dönüşüyordu.

Gece ve onu takip eden uykuyla birlikte, beynimizde bir dizi ürkütücü görüntünün resmi geçit yapmaya başladığını inkar etmek mümkün mü? Hangi çocuk gecenin bir yarısında gördüğü kurt adam ya da hayalet kabusundan ter içinde uyanmamıştır? Yetişkinler içinse, gece hırsızların ve saldırganların dünyası. Ama bilinçaltında bundan da kötüsü var. Birçok toplumda karanlık, ölümle, boşlukla ve delilikle özdeşleşmiş durumda. Dünyanın her yerinde bir daha uyanmamak korkusuyla geceleri gözlerini hiç kırpmadan dolaşıp duran ve çevresinde olup bitenleri gözlemleyen akıl hastaları bulunuyor.

Bir de madalyonun öbür yüzüne, geceyi sevenlerin dünyasına göz atalım. Sanatçıların büyük çoğunluğu, gecenin olağanüstü bir esin kaynağı olduğunu söylüyorlar. Gerçekten de, bilinçaltıyla herhangi bir problemi olmayan kişiler için gece büyük bir canlılık ve enerji kaynağı haline dönüşebiliyor. Antikçağ'ın birçok büyük bilgesi (Homeros gibi) kör olarak betimlenmişlerdir. Dış karanlığın iç ışığın yakalanmasını güçlendireceğine ve ruhun derinliklerine nüfuz etmeyi kolaylaştıracağına inanılıyordu.

Gerilim düşüyor
Gece olunca, özellikle tatil yörelerinde, dış dünyanın ve trafiğin gürültüsü iyice azalıyor. Onların yerini doğanın yumuşak sesleri alıyor. Bu ortam ile erkek arasındaki diyaloğu güçlendiriyor. Rahat konuşmanın getirdiği ortam gerilimi azaltıyor ve daha yakın ilişkilerin doğmasını kolaylaştırıyor. Tabii bu durum elektronik müziğin sesinin sonuna kadar açıldığı diskolar için geçerli değil.

Grup yaşamı
Yaz geceleri, özellikle tatillerde, insanlar dostlarıyla daha fazla birlikte olma olanağını yakalıyorlar. İnsanlar başkalarının dostluğuna karşı daha açık oluyorlar. Bazı psikologlar bu davranışın temelinin ilk insanlara kadar uzandığını söylüyorlar. Gece sıcağında oluşan yeni gruplarda toplumsal hiyerarşiler ve otoriteler yıkılıyor.

Kışkırtma ve tahrik
Gençler için dışarı çıkmak, bir özgürlük ve kimlik ifadesi. Gençler gece özgürlük duygusunu yaşıyorlar, olaylara gündüz saatlerinden çok farklı olarak tüm heyecanlarıyla katılıyorlar. Ancak uzmanlar, saat 3 ile 6 arasında insanın dikkat kapasitesinin yüzde 50 azaldığını belirtiyorlar. Bu durum bazı riskleri beraberinde taşıyor.

Yakın temasa doğru
Gece karanlığında gözlerimiz görme işlemini, ağ tabakanın dış bölgesindeki çubuk hücreler aracılığıyla gerçekleştiriyorlar. Çubuk hücrelerle, ışık ile aktif hale gelenkonik hücrelerden farklı olarak, çevremizi siyah beyaz görüyoruz. Görüş alanının bu şekilde daralması, bizi karşımızdaki insana daha yaklaşmaya zorluyor ve aradaki mesafeler kısalıyor.

Duygular
Gece, her zaman içgüdüsel biçimde duyguların dünyası olarak tanımlanmıştır. Bunun çok çeşitli nedenleri var: Farklı bir anda olmanın getirdiği heyecan, yeni deneyimlerle tanışmanın coşkusu, sadece ama sadece "gece insanları"na ait olmanın verdiği bir doyum gibi.

Cinsellik
Bilimsel olarak insanın hareketlerini en mükemmel biçimde koordine ettiği saatler, gecenin başlangıcı olan 18-20 saatleri arası. Ne yazık ki, yapılan istatistiklere göre, cinsellik çoğu zaman daha geç saatlerde yaşanıyor. Ve çoğu zaman gece yarısından sonra. İşte bu nedenle cinsellik ve gece birlikte anılıyor.

Seksin ideal saati
Geceler aşk içindir. Sadece biyolojik açıdan yaklaşırsak, bu kesinlikle doğru değil. Bilim insanları insan organizmasının faaliyetlerini en mükemmel akşam üstü 18 ile 20 saatleri arasında gerçekleştirdiğini ileri sürüyorlar. Bu bağlamda her türlü sportif faaliyet (seks dahil) için günün en ideal zamanı gecenin ilerleyen değil, başlayan saatleri. Ancak gerek iş dünyasının zorunlulukları gerek sosyal yaşamın nesnel gerçeği nedeniyle, çiftlerin bu saatler arasında seks yapmaları çok zor. Ayrıca bilim insanları ne derse desin, seks bir spor değil. Belli bir atmosfer, belli duygusal yakınlıklar ve ön çalışmalar gerektiren çok farklı bir olay. Seksin psikolojik hazırlık sürecine gecenin karanlığı çok daha uygun düşüyor.

Amerikan Kentucky Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma Amerikalı çiftlerin en çok gece saat 22.30 da sevişmeyi tercih ettiklerini ortaya çıkarmış. Bu saat, insanın fizik enerjisinin düşmeye, ama buna karşılık romantizmin yükselmeye başladı bir bir nokta. Aynı araştırma, Akdeniz ülkeleri insanlarının yarım ile bir saat erken bir zamanı benimsediklerini göstermiş. Uzmanlar bu sonuçlardan hareket ederek, Akdeniz insanlarının kuzeylilere ve Anglosaksonlara oranla sekste daha aceleci olduklarını iddia ediyorlar.

Bütün bunların ötesinde gece, aynı zamanda "bilinmeyen"le özdeşleşen bir kavram. Var olan statik yapıdan kaçmak ve yeni dünyaları keşfetmek isteği, kuşkusuz gençliğin en tipik özelliklerinden biri. Gençler için gece dışarı çıkmanın özgürlük anlamına geldiğini hemen herkes kabul ediyor. Öte yandan dışarıda, karanlıkta, evin içindekinden farklı olarak her şeyin "yapılabilir" olduğu bir dünyanın varlığı söz konusu. Avrupa'da yapılan bir araştırmaya göre, genç kızların önemli bir yüzdesi, ilk cinsel ilişkilerini ilk gece çıkışlarında yaşıyorlar. Yani, ilk cinsel temasta gecenin önemli bir rolü var. Psikologlara göre gençler, geceye çıktıklarında bilmedikleri bir dünyayı keşfediyorlar. Ve dünyaya bakışlarında ciddi bir değişiklik oluyor. Psikologlar geceyi keşfetme duygusunun tüm gençler için önüne geçilmez bir dürtü, bunun da doğal bir cazibe olduğunu ileri sürüyorlar.

Karanlık, gençlerde sert bir kokteyl etkisi yapıyor. Bütün duyuları alarma geçiriyor, enerji ve hareket pompalıyor. Ama asıl önemlisi, gece ile birlikte daha önce yaşanmamış deneyimlerin devreye girmesi. Bu temel değişikliği ve deneyimi, herkes kendi kişiliğinin koşullarına göre betimliyor. Kimisi, sahilde uzanıp yıldızlarla dolu gökyüzünü seyrediyor, kimisi diskotekte sabahlara kadar çılgınca dans ediyor. Uzmanlar, diskoteklerin ve gece klüplerinin bazı problemler yarattığını vurguluyorlar. Yapay ışık, lazer gösterileri ve kulakları sağır eden müzik, gençlerde sinirsel tansiyonun yükselmesi riskini beraberinde taşıyor. Bu noktada, o güne kadar sahip olduğu savunma mekanizmaları tek tek yıkılabiliyor. Gençler bu atmosferde ciddi duygusal sorunlar yaşayabiliyorlar ve kendilerini kontrol seviyesi düşmeye başlıyor. İşte bu noktadan sonra gecenin ürkütücü yüzü
ortaya çıkıyor. İçkili otomobil kullanımı ölümcül kazalara, gerilen sinirler anlamsız kavgalara yol açabiliyor.

Doktorların farklı reçetesi
Gece ile kaçınılmaz olarak ilişkilendirilen bir kavram da uyku. Doktorlara göre gece yapılabilecek en mükemmel şey uyumak. Çünkü insan organizmasının buna ihtiyacı var. Bütün hayvanlarda olduğu gibi, insanoğlunun beyninde de bir sinir merkezi bulunuyor. Bu merkez biyolojik bir saat fonksiyonu görüyor ve organizmanın aktivitelerinin ritmini düzenliyor.

İnsanoğlunun biyolojik saati, 25,5 saatlik bir süreye senkronize olmuş durumda. Karanlık ve aydınlığa göre, beynin bu merkezi biyolojik saat gibi hareket ediyor ve tansiyon, vücut sıcaklığı, hücresel bölünme, solunum ve beyinsel aktivite, kalp atışları ritmi gibi temel biyolojik ritimlerimizi dengeliyor. Gündüzleri bu ritimlerin hepsi çok daha hızlı, geceleri ise daha yavaş çalışıyor. Geceleri uyumak yerine ayakta kalmayı ve hareket etmeyi tercih ettiğimizde, bu senkronize denge tamamen alt üst oluyor. Kendimizi gergin, sinirli, yorgun hissetmeye başlıyoruz.

Sindirim sistemimiz daha yavaş çalışıyor. Nitekim önemli saat farkı olan bir ülkeyi ziyaretten geldiğimizde ya da tüm bir gece aralıksız çalıştığımızda, organizmanın normal ritmini kazanması için birkaç günlük bir geçiş süresi gerekiyor.

Uygun olan ve olmayan anlar
Vücudumuzun ritmini inceleyen kronobiyoloji bilimine göre (doğum tarihine ve o anki yıldızların konumuna bağlı olarak bir biyoritim haritası çıkaran astrolojiyle karıştırmamak gerekir) gece, beyinsel dikkat düzeyi açısından günün en kötü anı. Gece yarısı saat 3'ten 6'ya kadar insanın dikkat yeteneği en düşük düzeye iniyor. Bu saatler arasında otomobille kaza yapma riski, gündüz saatlerine oranla tam 130 kat artıyor. Oysa gecenin ilk saatleri hareketlerin koordinasyonu açısından ideal anlar. Saat 18 ile 20 arası bu kapasite en üst düzeye çıkıyor. Bu nedenle birçok sportif faaliyet, gecenin bu ilk saatlerinde yapılıyor.

Uyku kesinlikle sadece bir dinlenme mekanizması değil, aynı zamanda hormon üretiminin dengelenmesinde de büyük rol oynuyor. Örneğin büyüme hormonu derin uyku anlarında salgılanıyor. LH (Lütein Sağlayıcı Hormon) ve FSH (Folikül Uyarıcı Hormon) gibi cinsel organların olgunlaşmasından sorumlu hormonlar da gece saatlerinde devreye giriyor.

Son yıllarda, leplin adı verilen hormonun yeni fonksiyonları keşfedildi. Yağ dokuları tarafından salgılanan leptin maddesi, organizmadaki açlık duyusunu dengeliyor. Gece leptin oranı çok yüksek olduğu için, açlık duyusunda çok güçlü bir azalma ortaya çıkıyor. İşte bu nedenle, gece çalışan işçiler ve saat farkının yüksek olduğu güzergahlarda hizmet veren pilotlar, çoğunlukla gastrit rahatsızlığı çekiyorlar.

Tarlakuşu mu, yoksa gece kuşu mu?
Bazı insanların organizması, geç saatlere kadar uyanık kalmayı daha kolay kaldırabiliyor. Uykusuzluğun etkilerini daha hafif geçiştiren bu insanlara "gece kuşu" deniyor. Bu insanların biyolojik saatleri, az da olsa daha ileriye ayarlanmış durumda. Örneğin, gece kuşlarında vücut sıcaklığı normal insanlara oranla iki saat sonra yükselmeye başlıyor. Bu da bilimsel olarak şu anlama geliyor: Bu insanların organizması gecenin yorgunluğunu ve kaybettiği enerjiyi iki saat sonra algılıyor.

Avrupa'da yapılan bir araştırma, evli çiftler arasında en yoğun boşanmaların gündüzleri yaşamayı sevenle gece kuşlarının evliliğinde olduğunu kanıtlamış. Çünkü böyle bir çiftin kesinlikle uyumlu bir cinsel hayatı yok. Çok az birlikte çıkıyorlar ve aralarındaki diyalog çok sınırlı. Araştırma sonuçlarına göre, böyle çiftlerin büyük bölümü en fazla 3 yıl sonra boşanıyor.

Peki ama, organizmanın ihtiyacı olan uyku için insanoğlu hayatın en romantik ve en yaratıcı saatlerini boşa harcamış olmuyor mu? Aslında bu konuda gerçekleştirilmiş bilimsel bir çalışma yok. Ama hemen herkes, güzel bir tiyatro oyununun öğleden sonra değil, insana gece büyük tatlar verdiğini kabul ediyor. Sevgilinin gecenin karanlığında ve sessizliğinde kulağa mırıldandığı aşk sözcükleri, kuşkusuz öğlen sıcağında söylenenlerden çok daha etkili ve büyüleyici.

Bu durumun kanıtlanmasa bile bilimsel bir açıklaması yok mu? Uzmanlara göre, yaratıcılığın, romantizmin ve duyarlılığın gece saatlerinde ivme kazanmasının nedeni, gündüzün toplumsal hafızada mantık, gecenin ise duygularla özdeşleşmiş olması. İşte belki de bu nedenle, insanlar gündüze oranla gece daha sıcak ve daha yakın ilişkiler peşinde koşuyorlar ve çoğu zaman karşı cinsten olan bir insanla bu saatleri paylaşmak istiyorlar.

İnsanların bir başkasını gece aramalarının ve birliktelik oluşturmalarının nedeni üzerinde başka görüşler de var. Kimilerine göre bu davranışın kökeni daha ilk insanlara kadar uzanıyor. Gün boyunca zaman zaman yalnız da olsa avlanmayı başaran ilk insanlar gecenin düşmesiyle birlikte toplu halde, vahşi hayvanlardan korunmak için mağaralara sığınıyorlardı. Bu, zaman içinde insanoğlunda toplumsal bir refleks oluşturdu.

Gece dostluklarının yoğunluğu konusunda bir diğer görüş ise, karanlıkla birlikte gün içinde belirlenmiş sınırların hiyerarşik yapıların ve otoritelerin ortadan kalkması. Özellikle barmenler bu noktaya dikkat çekiyorlar. Gecenin belli bir saatinden sonra, kafaların çakır keyif olduğu anlarda, barın önünde oturan patron ile işçi arasındaki sınıfsal ve hiyerarşik yapı kolaylıkla ortadan kalkabiliyor. İşte bu nedenle bazı sanatçılar, gece insanlarının daha duyarlı ve daha demokrat olduklarını ileri sürüyorlar. Kimbilir belki de bundan dolayı gece kuşları her zaman genç kalmayı başarıyorlar.

Gece, gezegenimizde yaşayan tüm topluluklar için aynı süreyi kapsamıyor. Kuzeyde yaşayan halklar, uzun kış döneminde aylarca süren geceler yaşıyorlar. Bu nedenle, örneğin Eskimolarda ışık yetersizliğinden kaynaklanan ciddi depresyonlar görülüyor. Bu uzun gecelerin ardından gelen yaz aylarında da güneş ufukta günlerce batmıyor. Bütün bu olayların kaynağı, Dünya'nın dönme açısı. Çünkü bu açı, Dünya'nın Güneş etrafında dönerken gerçekleştirdiği yörüngeye oranla daha meyilli. Bunun sonucu olarak gece, enlemlere göre gezegenimizde farklı süreler alabiliyor.

Ekvator kuşağında gece her mevsim 12 saat sürüyor. Kutuplarda ise, 6 ay gündüz 6 ay gece yaşanıyor. Diğer enlemlerde ise, gecenin süresini mevsimler belirliyor. Türkiye'nin de içinde bulunduğu enlemde, 21 Haziran tarihinde Dünya'nın dönme ekseni, yörüngesiyle 66,5 derecelik bir açı oluşturuyor. Güneş, gün boyunca uzun bir yay halinde varlığını koruyor. 21 Haziran yılın en uzun günüyken, en kısa geceye tanık olunuyor. Gece, sadece 5-6 saat sürüyor. Bunun tam tersi, 21 Aralık günü ise, Dünya'nın dönme ekseni, yörüngesiyle 113,5 derecelik bir açı oluşturuyor. En kısa günün yaşandığı 21 Aralık günü, gecenin uzunluğu 15 saati buluyor.

Yıldızlar kaybolurken...
İngiliz Ornitoloji Derneği, bir süredir kızılgerdan (nar bülbülü) kuşlarının geceleri gündüz gibi ötmeye başladıklarına dikkat çekiyor. Bilim insanları, bu garip durumu kentlerdeki ışık kirliliğine bağlıyorlar. Genellikle kentlerdeki park alanlarında yaşayan bu kuşlar, aşırı gece ışıklandırması nedeniyle gündüz ile geceyi karıştırmaya başlamışlardı.

Kentlerdeki aşırı ışıklandırmadan rahatsız olan sadece çevreciler ve ornitoloji değil. Astronomlar da bu aşırı ışıklandırmadan rahatsızlar. Kent ışıklarının göğe doğru yayılmaya başladığını ve bunun sonucu gökyüzünde bir ışık tabakası oluştuğunu söylüyorlar. Bu ışık tabakasını sadece insan gözü değil, bazı teleskoplar bile delemiyorlar. İnsanoğlunun ateşe egemen olmadığı günlerde yeryüzündeki tek ışık kaynağı ateşböcekleriydi. 19. yüzyılda yeryüzünün en büyük keşiflerinden biri gerçekleşti ve insanlık elektrik ışığını buldu. Ancak ne yazık ki sonuçları her zaman olumlu değil. Çünkü, bir kaç yıl öncesine kadar kentlerin üstündeki gökyüzüne bakıldığında, çıplak gözle gökkubbenin 6. katına kadarki tüm yıldızlar görülebiliyordu (her yarım kürede yaklaşık 6.000 yıldız). Oysa bugün, çıplak gözle sadece birinci katındaki yıldızlar fark edilebiliyor ve onların sayısı da iki elin parmaklarını geçmiyor.
(Focus)
446
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.