Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Duyguları Yaşamanın Bin Bir Yolu

Duyguları Yaşamanın Bin Bir Yolu

Şubat ayı denildiğinde kuşkusuz akla sevgililer günü geliyor. Aşkın yörüngesi, dünyanın çeşitli bölgelerinde, yeşerdiği toprağın kültürünün, törelerinin ve geleneklerinin ve tabularının süzgecinden geçiyor. İşte aşk duygusunun evrensel panoraması.

Güncellenme tarihi: 11.02.2016

Coşkular, binlerce yıldan beri ritüeller, kurallar ve yasaklar tarafından bastırılıyor. İste bu "en özel" duygunun yüzyıllar boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde nasıl yaşandığının öyküsü... Şilili ozan Pablo Neruda'ya göre "Sevmek bir yolculuktur," Herkes yolunu kendi buluyor. Bazen haritasını unutuyor, bazen de birçoğunun geçtiği yolları izliyor. Ama aşk, asla yasa tanımıyor. Bu yüzden de tehlikeli sayılıyor. Çünkü o, bireysel özgürlüğün en uç noktasında yer alıyor. İşte bu noktada, toplumun bireye müdahale etmesi gerekiyor. Öyle de oluyor. Ve aşıkların yaşamları düzenlemeye koyuluyor. Aşkın serbestçe gelişmesine izin verilmiyor. Hemen katı çerçevelere hapsediliyor, baskılanıyor. Böylece, çağlardan beri töreler ve kurumlar, toplumsal gelenekler ve dinsel kurallar, aşıkları sarıp sarmalayıp duruyor. Her ne kadar, ünlü Latin düşünür Severinus Boethius "Aşıkların yasasını kim yazabilir? Aşkın kendi yasadır..." dese de, dünya yüzündeki birçok şey gibi, bu konuda da olması gereken ile olup biten arasında uçurumlar var.  Bir aşk doğduğu anda, her halk bu durumu kendi anlayış ve kavrayış tarzıyla değerlendiriyor. Yani, bu durumda aşk, ancak çevresel kültürün belirlediği kurallara göre şekillenebiliyor. Sözgelimi, batıda iki genç sevgili arasında kıvılcımlanan aşk, genellikle evliliğe gidiyor. Ama, belediye ya da kilise nikahıyla kutsanan bu tür bir birleşme evrensel değil. Toplum düzenli: Evlilik Aşk duygusu, dünyada, serbest aşktan anlaşmayla teminat altına alınana kadar çok farklı şekillerde ifade ediliyor. Tekeşliliği reddeden birçok toplum var. Örneğin, Nepal'de yaşayan Nyingba halkı arasında hem kadının hem de erkeğin çokeşliliği görülüyor. Öte yandan, evlilik doğal bir olgu değil. Museviliğin "çoğalmak" konusunda vurguladığı gibi, özellikle doğurganlık emirlerini yasallaştırmak üzere icat edildi. Bu bağlamda toplumlar, gerek cesaretlendirme gerekse kutsama yoluyla, bireylerini yasal bağlar kurmaya teşvik ettiler. Eski Yunan dünyasında, Sparta'da bekarlar, yalnızlığın çok kötü bir şey olduğunu haykırarak, sokaklarda çıplak dolaşmaya zorlanırlardı. Uzun süreden beri, bir dizi toplumsal gelenek, insanları zoraki birlikteliklere yönlendirmeye çalıştı. Dolayısıyla, dünyada evliliklerin yüzde 60'ının bir düzen içinde gerçekleştirildiği söylenebilir. Birçok toplum, gençlerinin tanışması, görüşmesi ve birbirlerine aşık olması için ortamlar yarattı; bunu teşvik etti; hatta, böylece onların üstünde bir denetim sağladı.  Eski Avrupa'nın danslı gece toplantılarından Yeni Gine'deki Melpa'ların "tanem het"lerde düzenlediği görüşmelere kadar, her etnik grup, gençlerin flört etmelerine yardımcı olan, harita düğünleri hakkında konuşmalarını sağlayan bir sistem kurdu. Ancak, eşle ilişki kurmada seçim yoksa, söz konusu olan aşk mıdır, gereklilik mi? Aşk duygusunun öngerçeklerinden birinin aşıkların özgürlüğünü istemek olması gerekmez mi? Bu konuda, Katolik Kilisesi, evliliğin kutsanması yoluyla boşanma yasağı, tekeşlilik ve karşılıklı rızadan oluşan kendi devrimci modelini ortaya attı. Bazı tarihçilere göre, aşk evliliği Avrupa uygarlığının bir ürünü. Sadakat kutsaldır Halklar, aşk duygusunu farklı şekillerde dile getirmekle birlikte, yasak kavramında birleşiyorlar. Bekaret kültü, bekaret kemerinin mucidi batılılar da dahil olmak üzere, birçok uygarlıkta var. Ama, tabuların ifadesi bir kültürden diğerine değişiyor. "Hişma", yani "haya"ya büyük değer veren Bedeviler, aleni sevgi gösterilerini başka hiçbir halkta rastlanmayacak şekilde aşırı tepkiyle karşılıyorlar. Haya kuralı ve özellikle bunu denetleme yöntemleri de uygarlıktan uygarlığa değişiyor. Örneğin, Ortaçağ'da Fransızların şamataları. İtalyanların "mattinate"leri gibi müstehcenlik uyanları ve düşmanca sesler, dul kadınları yeniden evlenmeye zorlar, evli olmayan çiftleri de utandırmayı amaçlardı. Şimdi de başka bir sorunun irdelenmesine geçelim: Bir ilişki ne zaman ahlaksızlık sayılır? Penelope efsanesinde kutsallaştırıldığı gibi, "eşe sadakat" doğuştan kazanılan bir özellik, toplumsal ve evrensel bir emir değil. Ancak, ve erkek, "hata" karşısında asla eşit olmadı. M.Ö. 2. yüzyılda, Mezopotamya'da aldatan kadına verilen ceza, bu duruma iyi bir örnek oluşturuyor. Burnunu kesme veya ülkemizde, ne yazık ki hala süren töre cmayetlerinde olduğu gibi, temiz ve kolay yoldan ölüm!.. Buna karşılık, erkeklerin bazen, tıpkı Çin geleneğinde rastlanan şekliyle, nikahsız kadınlardan koleksiyon oluşturmaya teşvik edildiği de bir gerçek.  Erkek, bir gezgin, bir şövalye ise durumu çok zordu. Sürekli gezdiği için kalbini bir kadına bağlayamıyordu. Onun ülkeleri gezmesi, savaşlara girip çıkması gerekiyordu. Bu koşullarda yasaksız bir aşk olabilir miydi? Ortaçağ töreleri, soruna, edebiyattaki örneğini Tristan ve Iseult efsanesinde veren, "erişilmez" kadın imajını yaratarak çözüm buldu. Dolayısıyla, bu durumdaki bir erkeğe aşk yasaklı! Kültürel farklar Peki yıldırım aşkı, yakıcı tutkular, kıskançlık gibi aşkın fırtınalı duyguları karşısında nasıl davranılır? Duygular her yerde aynı; ama bunlar da o toplumun özgün kültürüne göre yaşanıyor. Eski Avrupa'da ve Amerika'da aşk cinayetlerine yol açan kıskançlık, Bolivya'nın Sirino, Orta Afrika'nın Lobi, Hindistan'ın Toda halkları arasında çok basit bir şekilde dışa vuruluyor. Eğer erkek kıskanç ise ne olur? Sözgelimi Japonya'da, evli kadınların başlıklarına beyaz bir bant. "tsunokakuşi" takılıyor ve böylece kadının eşini aldatması daha baştan önleniyordu. Aşık insan, çok eski çağlardan beri büyü formüllerinden çeşitli ritlere kadar birçok ilginç hileye de başvurdu. Sümerlerin aşk iksiri, süt ile kutsanmış inek yağından oluşan bir karışımdı ve aşık olunan kişinin göğsüne serpiliyordu. Ve sayısız insan, sevdasına karşılık görmek, mutluluğunu ebedi kılmak üzere. Nepallilerin "mohani"si gibi aşk iksirlerinden medet umdu. Ayrıca, her toplumun aşka davet konusunda, gelenek ve görenekleri uyarınca çeşitli yöntemleri olduğunu da belirtelim.  Kimi toplum büyülerden yararlanıyor. Kimi, Pasifik'te Somoalılar gibi serenat yapıyor, kimi de Sibirya'daki Yukagir kızları gibi kayın kabuğuna aşk mektupları kazıyor. Genç aşıklar, dünyanın her yerinde, mutluluklarının ve sevgilerinin göstergesi olarak, birbirlerine sihirli güce sahip olduğuna inandıkları uğur eşyaları, deniz kabukları, eşarplar, bozuk paralar, mücevherler ve çeşitli armağanlar veriyorlar. Eski Mısırlılar tarafından dünyaya armağan edilen ve inançlarına göre "kalp damarı"nı sol yüzük parmağına bağlayan alyans, belki de bu eşyaların en anlamlısı... Düğün ritleri Bu boş inançlar dizisi, Buda, Tao ya da Hindu dinlerinde düğün günlerini kapsamaya kadar uzanıyor. Örneğin, düğün günü ailelerin karar verebilecekleri bir şey değil. Uygun zamanı saptamak üzere, mutlaka kahinlere danışılması gerekiyor. Eski Hindistan'da soylu sınıftan birinin evliliğinde koruyucu tanrıların lutfunu kazanmanın yolu, birtakım zahmetli ritüellerden geçiyordu: Gezegenlerin konumlarını yorumlamak tapınağın rahiplerine, genellikle pirinç ve safrandan oluşan sunularda bulunmak ve dört Veda üstünde uzun uzun meditasyon yapmak. Ayrıca, çiftin sonsuza kadar mutlu olması için, çevredeki kötü etkileri bastırdığına inanılan dualar da ediliyordu. Moğolistan'da yeni evliler, hala, yurtlarına girmeden önce sonsuz yaşamın simgesi olan ilk ateşlerini yakıyorlar ve tanrılarına birlikte şu duayı ediyorlar: "Ateşimizi bin yıl söndürme, soyumuzu sonsuza dek mutlu kıl!" Aşk her zaman bu kadar mükemmel bir duygu mudur? Orta Amazon havzasında yaşayan Mehinakular için kesinlikle hayır! Onlar, aşkın kötü ruhları çeken tehlikeli bir sevgili olduğuna inanıyorlar. Bu inançtan yola çıkarak, aşka başka bir boyuttan bakalım. Aşk, aynı zamanda acı veren, hasta edip yatağa düşüren, insanı saçma sapan şeyler yapmaya sürükleyen bir duygu olabilir mi? Yanıtımız evet! Karşılık görmemiş bir aşkın kişiyi çılgına çevirdiği; aşktan gözü kör olanların, kurallara ve törelere kurban edilenlerin iniltileri yükseldiği zaman, aşkın öteki yüzüyle karşılaşıyoruz. Hatta, Japonların geleneksel "şinju"larındaki gibi, kavuşması imkansız çifti birlikte intihara bile sürükleyebiliyor. İşte bizim Kerem ile Aslı'mız, Hinduların Krişna ve Radha'ları, Shakespeare'in Romeo ve Juliet'i; aşk acısının sözlü ve yazılı edebiyattaki simgeleri... Ayrıca, Goethe'nin ünlü romanı "Genç Werther'in Attarı"nın, yayınlandığı sırada okuyucuları arasında bir intihar salgınına yol açtığını da ekleyelim. Kandırmaca düzeni Bu bağlamda, aşk anlayışımızı biçimlendiren unsurların arasına eski öykücüleri, romancıları, şairleri de katabiliriz. Özetle aşkta, toplumsal düş gücü, kutsal kavramını bir "kandırmaca düzeni" olarak çok başarıyla kullanıyor. Böylece de, insanlar asla nedenini bilmeden, kötülenmiş ve mitleştirilmiş bir aşkı yaşıyorlar. Anlayış farklarının arkasında, sürekli karmaşık bir ipucu aranıyor. Örneğin, 80'li yılların bazı Amerikalı etologları, aşkın beynin hipotalamus bölgesinde, oksilüsin hormonu tarafından ateşlendiğini düşünüyorlardı. Ancak aşk, biyokimyanın ötesinde, bir toplumun eğitim ve kurallar dizisi... Ve aşk oyununun kuralları, tıpkı bir sarkacın salınımı gibi, yüzyıllardan beri "baskı" ve "özgürlük" arasında salınıp duruyor. Yani, aşk tanrısı Eros'un okları, bize ancak kendi kültürümüzün penceresinden ulaşabiliyor. "Seni istiyorum o halde seni kaçırıyorum!" Kimse bu kurala karşı çıkmıyor. Her gelin, yeni evinin eşiğini eşinin kolları arasında aşıyor. Tarihçi Yvonne Kniebiehler, bu davranışı "Halk bilgeliğinde mutluluğu ilan etmek" diye açıklıyor." Ortak bilinçaltında erkek, "artık bana aitsin mesajını veriyor." Çünkü, atalarımızdan devraldığımız "seni istiyorum, o halde seni kaçırıyorum" hükmünü gösteriyor. Mitolojik öykülerin çoğu, kaçırılan sevgililerin serüvenleriyle dolu. Sözgelimi, Yunanlıların yeraltı tanrısı Hades, Persephone'ye gönül verdi ve onu ülkesine kaçırdı. Romalılarda, Romulus, askerlerini Sabin kadınlarını kaçırmaya teşvik etti. Eski Hindistan'ın ünlü destanı Ramayana'da ise, şeytanların kralı Ravana, kral Rama'nın erdemli eşi Sita'yı kaçırdı. "Örnekler artırılabilir" diyor Y. Kniebiehler. "Erkekler, aile içi ilişkinin çarpıklığını anladıkları andan itibaren, eşlerini bu çevrenin dışında aramaya başladılar. Böylece, kaçırma eylemi de, egemenliklerini taçlandıran evrensel bir davranışa dönüştü." Bazen temsili de olsa, kız kaçırma eylemi, örneğin Kuzey Amerika Navajolan ve Melanezya Tikopalan arasında, 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. Günümüzde de var, ama simgesel anlamda. College de France'tan Françoise Heritier, bu durumu "Evlilikteki kurallaştırılmış zoraki ilişkileri tiyatrolaştırmayı sağlıyor. Bu sahnede genç kız, korkmuş gibi yapıyor; böylece bekaretini ve namusluluğunu kanıtlıyor" diye açıklıyor. Moritanya'nın kuzeydoğusunda yaşayan Mağribilerde kız kaçırma, birtakım komik sahnelerle canlandırılıyor. Erkek, eşiyle evlendiği anda, kabile ilginç bir savaşa girişiyor. Kadınlar yeni gelini saklıyorlar. Erkekler de kocayı eşini bulmaya teşvik ediyorlar. Etnolog Abdef Vedud Uld Şeyh, "Oyun saatlerce sürebilir, hatta bazen şiddete de dönüşür" diyor. Nepalti Magarlarda ise tersine, "khori bibahi", yani kaçırma işi barışçıl bir yöntemle gerçekleşiyor. Evlilik çağındaki gençler, birbirlerini baştan çıkarmak için, bir yere giderek gece inene dek şarkı söylüyorlar. Burada erkek sevgilisini kaçırıyor ve saçına kırmızı pudra serpiyor. CNRS'ten Marie Lecomte, "Bu hareketin kabulü, evliliğe rızanın göstergesidir" diye belirtiyor. "Sonra, sevgililerin onuruna, her iki klanın da onayı anlamına gelen bir veriliyor. Bazen aileler kızlarının kaçırılmasından memnun olmuyorlar. Bazıları da, kızlarını bir eş bulması için şarkı söylemeye gönderiyorlar." Mançularda ise, hala süregelen bizdekine çok yakın bir kız kaçırma geleneği var. İki genç evlenmeye karar verdikleri zaman, 3 gün süreyle konaklama yerlerinin dışında bir yerde kalıyorlar. Dönüşlerinde kabile onları kabul ediyor. Ama, bu tür kaçırma, ailelerin çeyiz yapma mecburiyetini ortadan kaldırıyor. Ancak, gençler onuruna verilen şölende kesenin ağzı açılıyor. Aşk kural tanımaz

  • BENİN:

Cinsel çekiciliği anne öğretiyorÜlkede evliliklerin yaklaşık yüzde 50'si çokeşli ve bir erkeğin tek eşi olarak kalmak iyi değil. Aşk özgürce yaşanıyor, ama "vudun" dedikleri tanrılarının buyurduklarına göre, Güneyli Uemeler, duyguların ifadesinin doğuştan kazanılamayacağına, söze de dokülemeyeceğine inanıyorlar. Bu, vücut dilinin işi. Eğitimini de annelerle yaşlı kadınlar üstleniyorlar. Eğitim, bebeğin doğumundan itibaren, tüm vücudu kapsayacak şekilde başlıyor. İnançlarına göre, doğa kimseyi doğuştan çekicilikle donatmıyor. O, bebeğin vücudunu şekillendiren vudunlara dua etmekle sağlanıyor. Vudunlar da, eski atalarının ruhlarını bebekte yeniden canlandırıyorlar. Bu bağlamda anne, bebeğe özel bir temizlik ve belirli masajlar uyguluyor. Memeden kesene kadar, vücudunu canlandırmak için banyo suyuna biber serpiyor. Kalçalarını inciden bir kolye veya muskayla süslüyor. Cildine, portakalın etli kısmından yapılmış yapışkan bir merhem sürüyor. Dizine yatırarak, kollarını ve bacaklarını güçlendirmek için, yukarıdan aşağıya doğru okşuyor, sonra da sırtına sert baskılar uyguluyor. Böylece, erkek çocuğunun cinsel duygularını geliştiriyor. Bu tür bakım tarzı, kızda soğukluğa, erkekte iktidarsızlığa karşı savaşan vudunların lütfunu sağlıyor. Özetle, Uemelerde vücudu doğurgan kılmak, cinsel arzuyu uyandırmak ve vücut estetiği çok büyük önem taşıyor. Ergenliğin ilk işaretleriyle birlikte, erkek çocuk cinsellik eğitimini babayla sürdürüyor. Ve annesinden bu eğitimi almamış bir kızla evlenmek istemiyor. Ancak, kızda bekaret son derece önemli. Uemelerde bir kadının yaşı, goğüslerinin asmakabağına benzemesiyle belirleniyor. Göğüsleri böyle sallanmayan bir kız ergen sayılmıyor. Evlilik kararı alındıktan sonra, erkek nişanlısına, cinsel ilişkiye girme arzusunun ifadesi olarak afrodizyak özellik taşıyan baharatlar, biber, kola cevizi ve tuz gönderiyor. Erkeğin beline peştamal takma, cinsel ilişkinin çok yakın olduğunu simgeliyor. Bu konudaki atasözleri "İlk cinsel ilişkisini yaşadı, peştamalını kazandı" diyor. Kız da erkeğe asmakabakları ve hasırlar veriyor. Ama, tüm maharetini, kırmızı yağ ve biberle hazırladığı sosta ortaya koyuyor. Bu, "ertesi gece kocasını fethetme" arzusunun ifadesi. Bazen, evli bir kadının da sevgilisi olabiliyor. Altı çocuklu Husunku, bunu ciddi bir yüzle şöyle açıklıyor: "Kumamın bir sevgilisi var. Ona bulaşan zehiri, yani erkek tohumunu öldürmek için ben de bir sevgili buldum. Bunu yapmazsan, kocan tarafından yakalanırsın ve senden olan çocuk öldürülür." Bir sevgili mi? Toplumun gözü önünde kutsal bağa tecavüz ha? Evet, ama cinsellik vudunların gözetiminde yaşandığı sürece sorun yok!...

  • SAHRA:

Tuaregler: çölün halk ozanlarıBuluşma geceyle birlikte başlar. Çoğunlukla yaşlı bir kadının çadırında. Ateşin üstündeki çaydanlıktaki çay buram buram kokar. Yaylı bir çalgı olan "imzad"dan birkaç duygulu nota yükselir. Sonra, kadın ozan Dassine onuruna, doğaçlamadan bir aşk ya da savaş şiirinden dizeler duyulur. Bazen, gerilmiş keçiden yapılma geleneksel tambur "tinde" çalınır. "Khol" ve kına ile süslenmiş kızlar, bu melodilere el çırparak katılırlar. Ardından mavi ihramlara bürünmüş erkekler, zeki söz oyunlarıyla kızlara duygularını açıklarlar. Tuaregler, bu hoş çapkınlık çekişmelerine "ahal" derler. Geçmişteki kölelik dönemi kültürünün uzantısı olan bu zarif gece buluşmaları, aynı sınıftan gençlerin birbirlerine yaklaşmalarını sağlar. Soyluluk kurallarına bağlılığı esas alan toplantı, yerleşim yerlerinin uzağında düzenlenir. Her iki cinse de, aile sözcüsü niteliğini taşıyan bir kişi eşlik eder. Yakın zamanlara kadar anasoylu Tuareg toplumunda, bu mertçe yürütülen kural hala sürmekte. Ancak Cezayir, Mali ve Nijerya gibi devletlerin sınırlarında yaşayan Tuaregler, bir yandan İslami öte yandan batılı sömürgecilerin baskılarına maruz kaldılar. Bu mavi giysili erkeklerin töreleri de kente yerleşmelerle can çekişmeye başladı. "Ahal" ve aşka ritleri ise gelişmelere hala direniyor. Ama ne zamana kadar?

  • MISIR:

Dinin zincire vurduğu ilişkilerGenç bir kızın bir yere gitmesinin bile babasının, annesinin, erkek kardeşlerinin; yoksa imamın ya da tüm komşularının iznine bağlı olduğu bir ülkede, "aşk" nerede yer alıyor? Öncelikle, aşk sevgililerin karar verdikleri bir konu, ama, başkalarının gözünde de onay bulursa yaşanabiliyor. Nil Deltası'nın güneyinde, içten evlilik ve sayısı dörde kadar çıkabilen çokeşlilik yaygın olarak görülüyor ve kimse bundan rahatsızlık duymuyor. Toplum ve aile evliliklere karışıyor. Hatta evlendikten sonra bile elini çiftin üstünden çekmiyor. Gençlerin flört etmesi ise hiç hoş karşılanmıyor. Flört çok göz önüne çıkmışsa, yani toplumun kaldıramayacağı ve onaylamayacağı bir boyuta gelmişse, genç erkek kızdan uzaklaştırılıyor, kız da alelacele başkasıyla evlendiriliyor. Neden böyle davranıyorlar? Yanıtı çok basit: Zinayı, bekaretin kaybını, en vahimi olarak da evlilik dışı bir ilişkiden kaynaklanan hamileliği önlemek. Dinsel korkular ve baskılar yüzünden, gençler, çoğunlukla Kahire, İskenderiye gibi büyük kentlere göç ediyorlar. Birçok Mısırlı erkeğe göre, aile bireyin önüne geçiyor. Bu konudaki düşüncelerini ise şöyle açıklıyorlar: "Bir Müslüman kadını, saygın bir kocaya ve güzel çocuklara sahip olmayı amaçlamalıdır. Aşk, ikinci planda kalır." Erkeğin bu anlayışta yetiştirildiği bir ülkede, kesin itaat, çokeşlilik ve hatta firavunlar döneminden kalma sünnet (Nübye bölgesinde ve Sudanda da var) üçgenine sıkıştırılmış kadın, bir erkeği nasıl özgürce sevebilir? Dünya Sağlık Örgütü ve Türk okuyucusunun önce "Sıfır Noktasındaki Kadın" başlıklı kitabıyla tanıdığı Dr. Nevval el Saddavi gibi Mısırlı feministlerin çabalarıyla sünnet yasaklanmış durumda. Buna rağmen Aşağı Mısırda, kentlerde bile varlığını hala sürdürmekte. Kadın sünneti, erkek sünneti gibi sağlık gerekçelerine dayanmıyor. Amacı başka. "Kadınlık arzusunun virüsü" olarak görülen klitoris, ebeler, yaşlı kadınlarca jiletle, usturayla kesiliyor. Ve genç kıza ilk fiili cinsel eğitimi, bazen iç karartıcı ve pis ortamın ölümlere bile yol açtığı acılı bir biçimde veriliyor. Kuşkusuz bu, Sudanda, yine klitorisi kesilmiş bir kadının dul kalınca başına gelenlerden çok daha "insani" sayılabilir. Çünkü orada, kadının başka biriyle cinsel ilişkiye girmesini önlemek için, son derece ilkel bir şekilde, vajinasının ağzı, adet kanının çıkacağı kadar bir delik bırakılıp, at bağırsağından bir iplikle dikiliyor. Kadın bu işlemden sonra iltihap kapıp ölmemişse ve şansı varsa, ikinci evliliğinde bu dikiş açılıyor. Ayrıca, kadının gerek sünnet gerekse bu dikilme sırasında mikrop kapıp ölmesi de pek bir önem taşımıyor. Çünkü oralarda "Kadının Adı Yok"!.. Özetle, şeriatın hüküm sürdüğü Mısırda, cinsellik ancak evlendikten sonra yaşanıyor Değişim ise çok yavaş ve elit kesim arasında. Bazı şanslılar aşk evlilikleri yapabiliyorlar. İşte bu yüzden Mısırlılar "Aşk sessiz bir imamdır" diyorlar.

  • İRAN:

Kalp sesinin binbir devrimiSadi, Hafız, Ömer Hayyam ve daha birçok şair gülü ve laleyi, aşkı ve şarabı övmüşlerdi. Ama İran edebiyatının yankıları çok geride kaldı. Artık, kadın fırtınanın tam ortasında. Şah döneminde istediği gibi giyinebiliyordu. Humeyni devrimiyle birlikte, özgürlük isteklerinin üstüne örtünmenin gölgesi düştü. Ancak, 1997'de reform yanlısı Hatemi yönetime geldiğinden beri, dudağına ruj süslüyor, röfleli saçlarını renkli fularlarla örtüyor. Tahran'da çiftler el ele geziyorlar. Nüfusun üçte ikisini oluşturan gençlik, bir yüreğe girmenin kaçamak yollarını buluyor. Uydu anteni ve internet resmen yasak. Ama, başkentin göbeğindeki internet kalelerde gençler, tanışma sitelerine girip "chat'leşiyorlar, sonra da randevulaşıp görüşüyorlar. Ancak, gerici zihniyet kolay yok olmuyor. Karısının "sahibi" olmak isteyen erkek, yüksek bir "mihriye" ödüyor. Bu durum, görücü usulü evliliklerde, bazen kadının intihar etmesine bile yol açıyor. Çağdaş İran'da karı-koca geçimsizliği ilginç bir şekilde çözülmeye çalışılıyor: Amerika'da en çok satanlar listesinde yer alan "Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten" kitabının korsan çevirisi gizlice okunuyor Ve İran'da aşk, yeni bir kullanma kılavuzu arıyor.

  • BREZİLYA:

Cinselliği yücelten bir yaşam tarzıCoşkulu Cariocalar, görünüm ve zevk kültüne tapıyorlar. İlk aşk girişimleri henüz çok genç yaşlarda plajda başlıyor. "Praia", ekimden mayısa kadar güzelliğin şölene dönüştüğü renkli bir agora halini alıyor. Cinsel arzu orada canlanıyor. Aşkı tanıma ritleri orada gerçekleştiriliyor. Karşı cinsle ilk temas, ilk arzu, ilk öpücük, hatta ilk gruplaşmalar... Kızlar ve erkekler, ergenler ve ergen olmayanlar, heteroseksüeller ve homoseksüeller, kurallar gereği birlikte dolaşmıyorlar. Ancak, toplumsallaşma olgusu karşısında gençler iki sorunla başa çıkmak zorundalar. İlki, bir klana ait olmanın tüm kurallarına uygun davranmak. İkincisi de, Yunan tanrılarını andıran mükemmel bir vücuda sahip olma ideali. Bu bağlamda, vücutlarını biçimlendirmek için hiçbir özveriden kaçınmıyorlar. Rio da Janeiro'nun ana caddeleri, balkonlardan sarkan "elektrikli masaj", "üç seansta bronzlaştırma", "estetik müdahale" yazılı tabelalarla bezenmiş. Vücut kültü, kadınları ve erkekleri kentteki yüzlerce klinikten birine itiyor. Dolayısıyla, Brezilya'dan birçok ünlü plastik ve estetik cerrahi uzmanı çıkıyor. Bu tür klinikler, Avrupalıların da çok rağbet ettikleri yerler. İşlemler arasında göğüslerini düzelttirmek, kalçalarını yuvarlaklaştırmak, yüz estetiği yaptırmak başta geliyor. Örneğin, bir genç kız vücuduna yaptırdığı estetik ameliyatının eşine düğün armağanı olduğunu söylüyor. Ve Brezilyalılar hiçbir komplekse kapılmadan burunlarını düzelttiriyorlar, ideallerine uymayan vücut bölgeleri için korkusuzca bıçak altına yatıyorlar. Her yeri güzelliklerle kaplı bu ülkede güzelliğe tapmamak mümkün mü? Brezilya'da aşk büyük bir hoşgörüyle karşılanıyor. "Törelere ve geleneklere bağlılık kişinin kendi seçimine kalmış" diyorlar. Ülkede, isteyen çiftler birlikte "oturuyorlar". "Oturmak", ebeveynlerin öfkelerini çekmemek üzere geliştirilmiş edepli bir terim. Onlara bir ay, bir yıl ya da daha uzun bir zamanı kapsayan bir deneme süresi tanınıyor. Erkekler için ortalama evlilik yaşı 29, kadınlar için de 27. Ancak, evlilik yaşı, öteki Latin komşularından çok daha yüksek. Yasa, nikahsız yaşayanları da koruma altına alıyor. Evlilerle aynı sosyal haklardan yararlanıyorlar. Böylece, toplum "oturanları" dışlamıyor ve gerek aile gerek Hıristiyan ahlakı çerçevesinde kabul gördükleri için de herhangi bir sorunla karşılaşmıyorlar. Ancak, toplumda gözlenen yeni bir gelişme var. 70-80 arası kuşağın geleneklere aldırmayan bireylerinin yerini, artık kilisede rahibin dualarını alarak evlenmek isteyen bir gençlik alıyor. Ve geleneğin desteğini kazanmadan kendisini Erosun aşk oyunlarına teslim etmek istemiyor. Sambanın ve dansın diyarı karnavallar ülkesi Brezilya'da aşk ve cinsellik, birbirinden asla ayrılmayan iki sevgili...

  • YENİ GİNE:

Büyüler ve kadın-erkek savaşlarıYeni Gineli Baruyalarda aşk öyküleri, nadiren peri masallarına benziyor. Kabile, dur durak bilmeyen şiddet ilişkileriyle tanınıyor. Fransa'da Sosyal Bilimler Yüksek Okulu'nun müdürü Maurice Godelier, "Erkekler kadınlara karşı korku ve küçümsemeyle karışık zıt görünümlü bir davranış içindeler" diyor. Barular, kadının, ok ve giysileri icat eden erkekten önce dünyaya geldiğine inanıyor. Bu başlangıçtan kaynaklanan güç, erkekleri ürküttüğü için, otoritelerini yitirme korkusuyla şiddete yöneliyorlar. Kadınlar ise, silah taşınmasını reddediyorlar; zamanlarının çoğunu alan günlük işlerin dışında, gizli bilgilerle ve evliliklerle ilgilenmeyi yeğliyorlar. Soy arasında kız alıp veriyorlar... Gençler birbirlerine aşık olmuşlarsa bu duygu, düğünün hemen ardından yoğun bir şefkat şeklinde ortaya konuyor. Kadın, erkek egemenliğinin karşısında, birtakım oyunlarla, simgesel olarak cinsel eylemin yönünü değiştiriyor. Spermi topluyor, ateşe atıyor, bağıra bağıra bir beddua okuyor ve böylece erkeği intihara itiyor. Ancak, 1951'de Avrupalıların gelişinden beri kadınlar, eşitlik uygulamalarından yararlanıyorlar. Ama toplumsal düzen varlığını hala sürdürüyor.

  • HİNDİSTAN:

Sert yasalar, kastlar, itaat ve aşk"Batıda aşk evlilikten önce gelir. Bizde ise, evlendikten sonra doğar." Hindistan'da aşk yok mu? Elbette var. Ama, asla açıkça ifade edilmiyor. Evliliklerin yaklaşık yüzde 90 'ı ailelerin kararlarıyla gerçekleşiyor. Gençlerin fikrini soran ise yok! Bir Tamul kızı, ergenlikle birlikte statü değiştiriyor. Dayanıp döşenmiş evde, avaz avaza son günlerin moda şarkıları çalınıyor. Bu yaygaralı "sadanku" şenliği, topluma kızın "evlenebilir" hale geldiğini bildiriyor. Sevginin alenen gösterilmesi, her yerde yasak. Ama, eş seçiminde farklılıklar gözleniyor. Ülkenin güneyinde, aynı çevrenin gençleri anlaşarak evlenebiliyorlar. Ancak, ülkenin kuzeyindeki sıkı kurallar, yedinci kuşağa kadar akraba evliliklerini yasaklıyor ve eşin köy dışından seçilmesini öğütlüyor. Sorgucular, kız istemeye gelen tarafı dikkatle araştırıyorlar. Çünkü, yerel inançlarına göre, yanlış seçimin tüm aileye bir hastalık gibi bulaşacağına inanıyorlar. Gönül işlerinin başlıca belirleyicisi, ait olunan kast. Örneğin, en alt kast olan parya veya "dokunulmaz" erkeklerine, başka bir kasttan kadına aşık olup evlenmek kesinlikle yasaklanıyor. Öte yandan, kastlar arası evlilikler hala çok az ve ailelerin onurunu tehlikeye atabiliyor. Bu tür evliliklere bakış açışı da değişiyor. Bazen evli çift toplumdan dışlanıyor, kınanıyor; bazen de öldürülüyor. Ama, aşıklar birbirlerini törelere uyan bir çevreden seçmişlerse, birlikte kaçmaları böyle cezalandırılmıyor. Geçici bir öfke döneminin ardından aileler, kendi düzenledikleri bir evlilikmiş gibi, olayı allayıp pullayıp yasallaştırıyorlar. Resmi evliliklerde çok daha serbest davranılıyor. Ancak, ağır toplum baskısı, evlileri bile eziyor. Anlaşmazlık, kısırlık veya aldatma durumunda, kızgın koca, karısını başkasıyla değiş tokuş ediyor veya satıyor. Madya Pradeş eyaletinde düzenlenen yerel panayırlarda, kadınlar takas ediliyor, hayvan seçer gibi bedenlerine elleniyor ve satılıyor. Toplum yaşamında, evlilik ve doğurganlık dışında kadının herhangi bir yeri yok. Kısır çıkmışsa, hele bir de dul kalmışsa, durumu daha da kötü. Yüksek Brahman kastları dul kadına ikinci bir evliliği yasaklıyor. Dolayısıyla, kocanın ölümü, kadını toplumdan tamamen siliyor. Bu nedenle, kuzeyli Rajpud savaşçıları, kadınların da ölen kocalarıyla birlikte yakılmasını teşvik ediyorlardı. Sömürge döneminde, İngilizlerin yasakladığı bu "sati" geleneği, ne yazık ki bugün de sürüyor. Genç Hintli gelinlerin, yaşlı erkeklerle evlendirildikleri zaman döktükleri kanlı gözyaşlarının nedeni işte bu!.. Kadının, bir tanrı sayılan kocasının adını söylemesi de yasak. İnançlarına göre, aşk gizli kalması gereken bir duygu. "Disti" dedikleri kötü gözün bakışlarını üstlerine çekmek istemiyorlar. Sevgi gösterilerine gelince... Bir Tamil atasözü "Aşk zalimdir" diyor. Hintli erkekler sevgilerini, karılarını aşağılayarak, küçümseyerek, hatta korkutarak gösteriyorlar. Ya kadını dövmek? O da aşkın bir kanıtı...

  • JAPONYA:

Geleneksel modelde sorun var Japon ruhu bunalımda. Eski ata değerlerinin değişime yenilmesi, toplumu ışıksız bıraktı. Samurayın torunu, zaman ve ilgi eksikliğinden ancak aile kuruyor, ama çift olmayı başaramıyor. Annesi tarafından gizlice kuşatılan oğul, kendisini, konfor tarifesi belli bir cinselliğe kurban veriyor; konformist ve ailesinin güdümünde bir evlilik yapıyor. Ağır iş koşullarının altında eziliyor ve bunu da alkolle yatıştırıyor. Böylece, eşiyle birlikte Japon arı kovanının örnek bir hücresini olusturuyor. Çoğunlukla platonik kalan bu birliğin kadını küskün, pasif ve engellemelere tepki gösteremiyor. Evin "can sıkıcı mobilyası" yerine konuyor. Ama, gençlik artık böyle bir evlilik istemiyor. Eski açmazlardan kurtulmuş bir çift düşlüyor. Bununla birlikte sayısız yanılgısı da var: çocuk yaşta fahişelik, "manga" dünyasında saldırgan "otaki" olmak gibi. Genelevlerde kaygısızca aşk yapılıyor. Japonların yüzde 75'i hiçbir doğum kontrol yöntemi kullanmıyor. Ancak, karma yaşam, genç erkekleri kızlarla daha dikkatli bir dille konuşmaya yöneltiyor. Acaba bu yeni bir diyalog arayışı olabilir mi? (Focus)

519
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.