Mahmure

Uzmanlar

Gültekin Doğan

Gerçekten Tatilde misiniz?

Gerçekten Tatilde misiniz?

Uzunca tatile çıkanlardan mısınız yoksa yıl boyunca birkaç kez tatil yapanlardan mı? Başlangıçta tatile gitme isteği taşırız ya sonra!

tatil

Senede, bir kez uzunca tatile çıkanlardan mısınız? Yoksa yıl boyunca birkaç günlüğüne birkaç kez tatil yapanlardan mısınız? Belki de yıl içerisinde, ortaya çıkan fırsatları ertelemeden tatile çevirenlerdensiniz.

Şekil ne olursa olsun, başlangıçta insan ağız tadıyla bir tatil geçirme isteği taşır taşımasına da ya sonra! Beden olmak istenilen yerdedir ama zihin ya geçmişte ya da gelecekte gezinir durur. Anılar içerisinde veya oluşturduğu beklentiler içerisinde dolaşmasında bir sıkıntı yoktur. Ancak insan tam tatilin keyfini çıkarıp, mutlu olacağı anda dünyasını karartacak görüntüleri bulup çıkarması can sıkıcıdır.

İşte bu noktada zihni bir parçada olsa kendi kontrolümüz altına almak için neler yapılabiliriz?

Şu an “tatil” kelimesi size neyi çağrıştırıyor? Şu an tatil sözcüğü size hangi duyguları yaşatıyor? Neşe, heyecan, sevinç, merak, endişe, öfke, isyan, mutluluk... Şu an “tatil” deyince gözünüzün önünde ilk beliren, sizi mutluluktan havalara uçuran, en görkemli anınız hangisi? Şu an bu görkemli anıyı hatırlayınca, bedeninizin genelinde ya da bir noktasında neler oluyor? ...

”... Şu an bu soruları “an” içinde yanıtlarken bile geçmiş ve geleceğe nasılda ışık hızıyla gidip geliniverdi. Dahası iç konuşmalar başlamış olabilir. “hay allah, yorgunluktan başka bir şey değil” “seneye kesin burada olmayacağım” ya da “tatili dört gözle bekliyorum” “iyi ki gitmişim sanki yenilendim gibi”... Bu denli etkileyici ve bir o kadarda gayret isteyen “an’da” kalma, insanın kendini derinlemesine tanımasında çok değerli bir araçtır.

...” Yer Heybeli Ada, ailemle birlikte bir haftalık tatil için bir kamptayız. Günler yüzme, bol oturuş, bol konuşmalarla geçiyordu. Tatilin bitmesine bir gün kala aile geniş daire olmuş, ağacın gölgesinde eve dönüş ve yapılacak işlerle ilgili planlar içindeydi. Bense, bir yandan onları dinliyor bir yandansa yedi günün muhasebesini yapmaktaydım.

“Bu günlerin en keyifli anısı her gün evlatla çıktığımız uzun orman yürüyüşleri olacak...” Derken elli metre ötemden geçip giden bisikletli gençler gözüme takılıverdi. Birden çocukluğum, evimiz, Hıdırlık Tepesi, nerdeyse birlikte yatmayı isteyecek kadar çok sevdiğim bisikletim...

“Pinokyo” markalı, yeşil renkli bu bisikletim benim tek arkadaşımdı. İç sesim “ne günlerdi be” derken ben çoktan Akşehir’deydim.

Mesirelik dağın yamacından, yokuşun başına yaklaşık iki yüz metre mesafeyi bir çırpıda arkadaşımla birlikte yürüyüverdik. Bisikletim ve ben yan yana durduk, sol el dümende, sağ else sağ yana açıp sabah sessizliğinde her zamanki gibi dağa seslendim. “İzin ver, biz hazırız, haydi bizi kuş gibi uçur.”

Oturduğum sandalyede, yüreğim coşkuyla kuş misali havalanırken elimde olmadan karşımda duran anneme gözlerim takıldı. “Cambazlıklarımdan haberin olsaydı asla bana izin vermezdin” diye içimden geçirirken, kaçıncı kez pedala dokunmadan, en kıymetlimle birlikte, uyum içerisinde, yokuş aşağı düzlüğe inişimiz gözlerimin önündeydi.

Neşemi çok gören, cesaretimi kıran iç sesim yaşımı fırsat bilerek, “ peh o zamanlar on üç yaşındaydın şimdi kırk üç.” Gayriihtiyarî derin bir iç çekiverdim.

Çevremdekiler “ne oldu” deyince,” bisiklete binmeyeli çook uzun zaman oldu. Az evvel kayarcasına giden gence imrendim.” Her kafadan bir ses çıkmaya başlasa da, artık onları işitmiyordum. Zira yüreğimin derinliklerinden gelen, sevgi dolu bir tını beni cesaretlendirmekle kalmamış, büyülemişti bile. “Hiçbir şey için geç değil, şimdi tam zamanı” diyordu. Nasıl olduğunu anlamadan ayağa kalkıp kampın çevresinden geçen ana yola doğru yürümekteydim. Derken dileğin kabul olduğu büyülü bir an olsa gerek ki, bisikletli iki genç önümden geçip gitmek üzereyken, son bir cesaretle birden sesleniverdim. Ben rica ettim iki bisiklet emrime amadeydi. Rengi çivit mavi olanı seçtiğim an, dümene ellerimin değdiği an, artık dünya durmuş.

Ne bir nefes alış var, ne bir iç ses var, ne bir çevrenin sesi sadece kuş misali hafiflemiş yüreğim ve çocukluğumdaki anıma yeniden kavuşmanın heyecanıyla, coşkusuyla bedenim sarsılıyordu. Yokuş yukarı yürüdükçe de sanki sırtım dikleşiverdi,

Çocukluğumdaki sağlıklı dinç halim geri geliverdi, içimde yaşımdan ötürü oluşan korkuya karşın giderek korkusuzluk büyüyordu. İki yüz metre sonunda, dönemecin başında durup, popo mu selenin üzerine koyar koymaz o günlerdeki duyguları yeniden iliklerimde hissederken kendimi rüzgârın ellerine bırakıyordum.”

Her zaman olayların tezahür ediş şekli beni büyülediği gibi merakımı da körükler. O nedenle bazı günler, “bakalım bu gün hangi hayırlı sürpriz, yıldızlı an beni bekliyor” derim. Gün içerisinde, niyet doğrultusunda enteresan o “an” gelir. Ama küçük ama büyük mutlak gelir. O zaman kendime sorarım gerçek ne? O kıymetli anın geleceğini bilen sezgilerim düşüncelerimi yönlendirip bana niyet mi tutturuyor. Eğer böyleyse bu ruhsal gelişimim için bir fırsat ve varlığım uyanık olursa iyi eder. Yoksa gerçek, insanoğlunun icat ettiği zamanın akışı içerisinde düşüncelerin geçişini mi deneyimliyorum?

İnsanoğlunun icadı psikolojik zaman

Geçmiş, gelecek ve şuan kavramlarını içerir içermesine de günün kaç saatini, kaç kişi anda, geçmişte ya da gelecekte yaşadığını bilir. Ben, kendimi merak edip bunun çetelesini tutum. Varlığımı fark edemediğim günlerde ağırlık geçmişte olduğunu gördüm. Ama en kötüsü bana acı veren karamsar, enerjimi alıp götüren anılarla, olumsuz düşünceler eşliğinde gençliğimi geçirmiş olmamdı.

Ne zaman kendimi ve evrenin farkına vardım, o andan bu yana geçmişteki başarılar gözümün önüne gelse de genelde gelecek ağırlıklı kurgular ve olabildiğince eylem odaklı düşünceleri ertelemeden anda kalmaya çalışıyorum.

Peki, siz ağırlıklı hangi zaman diliminde yaşamaktasınız?

Zamanların insan üzerindeki etkileri

Dr. Marily Atkinson tarafından tasarlanan aşağıdaki tabloda, zamanların insanın üzerindeki etkileri anlatılmaktadır.

Ağırlık Geçmiş rehber eylemdeyse: Özellikler; işlerin akışında güçlü inançlarına bağlı, konuşma sırasında vurgu genelde “eskiden olduğu gibi”, eylemlerine geleneksel alışık olduğu davranışlar rehber olur. Döngü; Genellikle neden / sonuç karşılaştırmaları, kıyaslamalarla kendini gösterir. Örnek; Tutucu olanlar, terapistler ve sanatçılardır.

Ağırlık Şimdi rehber eylemdeyse: Özellikler; zaman şu ada olan bir şeydir. Geçmiş veya gelecek kaygısı yerine güncel konular, ilgi alanları ve duygular eylemlere rehberlik eder. Konuşma dili genellikle şimdiye referanslıdır. Döngü; Genellikle “ nerede ve ne zaman” içerikli konuşmalara yer verilir. Olaylar farklı aşamalardan oluşur ve biriktirilmez. Erteleme yoktur.

Örnek; genellikle sporcular, üreticiler, eylem insanlarıdır. Sanki zaman geçmemiş gibi hafızada aynı duygusal ruh hali taşır bu kişiler.

Ağırlık Gelecek rehber eylemdeyse: Özellikler; geleceğe ilişkin seçenekler ve planlar eylemlere rehberlik eder. Beklentilere vurgu vardır. Bazen hedefler potansiyel yoğun anlara göre belirlenir. Döngü; Genellikle “neden sonuç ve nedensel ilişkileri” vardır. Gelecek ön plana geçer. Bu zamanın yapısallaştığını ve bir olayın diğerine yol açtığını gösterir.

Örnek, “neyin öce ve neyin sora” olduğu fark ederler. Örnek; “Sezgisel” olarak adlandırılan bu insanlar zaman dışı yaşayan, genellikle yeni fikir geliştirenler, bilim adamları ve filozoflardır.

Lao tzu, “eğer zihnini düzeltirsen hayatının geri kalanı yerine oturacaktır” der.

İnsanın yaşamını altüst eden benlik, nefis neden bu denli güçlüdür?

Zihnin benlik ve vicdanla olan ilişkisine biraz daha yakından bakıldığında; Görülür ki insan geçmiş ve gelecekte yaşamaya meyillidir. Bu durum insana atalarından aktarılmıştır. Bu zihin yapısının en karakteristik özelliği çokluk içermesidir. Orada insanlar ve olaylar vardır. Teklik halinde zihin kendini korumasız hisseder. O nedenle ikilik halini korudukça buda nefsin işine gelir.

Geçmiş zihin yapısında, haklılık –haksızlık, keşkeler, pişmanlıklar, olayları hazmetmede sorunlar yaşanır. Buda farkında olmadan gelişime, değişime karşı kişi, kendine karşı direnç oluşturur. Böylesi bir ömür kim geçirmek ister ki?

Böyle zamanlarda insanın en büyük yardımcısı iradedir. Zihni ne tam geçmiş ne tam gelecekte değil dengelemede öz disiplin önemlidir.

Gelecek zihin yapısındaysa; Birey tam olarak geleceğine dair ne istediğin farkında değilse ve de kurduğu cümlelerin sonları “ecek - acak” la bitiyorsa ister istemez bilinmezliği, belirsizliği hisseder. Buda gelecek kaygısı ve korkuları doğurur. En kötüsüyse insanı beklentiyle yaşamaya zorlayan zihin, gittikçe aklı karıştırdığından özgür iradeyi, doğal hali ve iç huzuru bozar.

Nefsin bize dokunamayacağı tek zamansa “şu an”, oda tekliktir. Tekliğin içerisinde sadece varlık ve odaklanılan konu hâkimdir. Yani ikilik yerini tekliğe bırakır. Orada acı, öfke, kin, kızgınlık, küskünlük… yoktur. Orada saf sevgi, esenlik, huzur…bulunur.

Zihnin terbiyesi için yeryüzünde pek çok disiplinler oluşturulmuştur. Bunlardan biride çocukken oynanan, büyük keyif alınan “bir, iki, üç tıp” oyunudur. Kişi komutla birlikte olduğu yerde, hangi pozisyondaysa öyle kalır. Taki yeni bir komut gelene kadar.

O anlar pozisyonu korumak için sadece bedene odaklanmak, zihni kontrol altına almada etkili bir oyundur. Çocukken oynanan saklambaç, yakan top ve niceleri neden yaş ilerleyince zamana takılır? Ona dur diyen güç gerçekte içte mi, dışta mıdır? Oysa tam da kendimizi bilerek keşfetme anı yakalamışken. Hadi zamanın, yaşın, yerin ve mekânın önemi olmadan, ertelemeden harekete geçmeye ne dersiniz? Oynayıp içsel huzuru doya doya duyumsamak varken, zira aynısı hiçbir zaman olmayacaktır.

Anı yaşamak neden kıymetlidir?

İnsan ırkı yaradılış gereği tutku doludur. O nedenle de çoğu zaman olaylar karşısında tepkilidir. Bu demektir ki algıda yanlış anlamalar ve alınganlıklar yüksektir. Çünkü nefis duyguları yönetirken, kafanın içerisinde sayısız uçuşan düşünceleri doğurur.

Bu gereksiz düşünce kirliliği normalden fazla enerji tüketimi demektir. Zaten normalde beyin bedenin yüzde doksan enerjisini kullanmaktadır. Hal böyle olunca yorgun düştüğünü sandığımız beden değil tükenen zihin olur. Oysa anda yaşamanın tam tadına varıldığında görülür ki az ama öz anlamlı düşünceler ve dengeli tüketilen enerjidir. Üstelik, varlığını, duygularını tanıma fırsatını doğar. Bunun için kişinin yaşamı tatminsizliklerle dolmalıdır. “Dur bir dakika bana neler oluyor? Ben şu an ne yapıyorum” dediği an, işte o an çok kıymetlidir. Onu dört gözle bekleyen ruhu, kendisini fark etmesini isteyen öz’ü, iç dünyasını tanıması için harekete geçer. Kişi, önceliğini kendini tanımaya ayırdığında bambaşka bir dünya içine girer. Hele de anda kalma aralığını ne kadar genişletirse kendini gözlemleme ve kendine tanık olma başlar ki; bu da, bütünlüktür.

Varlık, ne zaman kendine değer verip, sayar, sever işte o an dünyası değişmeye başlar. Olaylar karşısında “tepkisel değil etkisel, duygusal değil duyarlı” davranışlar içerisinde olur. Tam bu noktada “içindeki tanrı tohumunu yeşermeye “ başlamıştır.

Anda kalmanın tadına bir kez bakılmaya görsün, asla geri dönüşü olmayan yola girilmiş demektir. Ufacık bir fırsatta “şu an” kelimesiyle kurulan cümleler yardımıyla zihne “hey, andayım haberin olsun ...” diye uyandırılır. Her uyanışta hareketlerin, sözlerin, mimiklerin farkındalığı artar. Birey, “nerde, ne zaman” durması ya da ilerlemesi gerektiğini fark eder. Bu hal hayatını çok kolaylaştırdığı gibi ilişkilerini sağlıklı yürütmesine yardımcı olur.

Böylece insan, kendisine sayısız halleri tadabilmenin onurunu bahşetmiş olur. İnsan olmanın büyüklüğünü, lütfunu gördükçe varlığını güçlendiren inanç ve iman onu güvende hissettirir. Her şeyin üstesinden kolayca gelebileceği hissini duyumsatır.

Şahsına münhasır olmayı, özgün olmayı, yaratıcılığını nasıl kullanacağını öğrenir. Düşlediklerinin gerçeğe dönüşeceğini bilir. En zor anlarda bile umudunu her daim korumayı bilir. Ruhu gittikçe esnerken, varlık yaşam enerjisiyle dolar. Olabildiğince zihinsel özgürlüğü arttıkça fiziksel farkındalıkla gelen kendini tam ifade edebilme güçlendiği gibi sözü dinlenen, sözü anlaşılan olmanın tatminkarlığını yaşar. Ardı sıraysa var olma farkındalığı başlar. Buda varlığın neden yeryüzünde olduğunu ve hangi amaca hizmet ettiğini görmesi demektir.

Mistik Gurdjieff “kendini hatırla” der.

...”Chuang Tzu, rüyasında kendisinin bir kelebek olduğunu gördü. Uyanır uyanmaz rüyasını yorumlamaya çalışırken, düşünceleri kafasını fena halde karıştırdı. Soluğu arkadaşlarının yanında aldı. “Hayırdır ne oldu? Seni hiç böyle dertli görmemiştik" dediler. Chuang, "kafam karıştı, kayboldum, anlayamıyorum. Gece rüyamda bir kelebek olduğumu gördüm" dedi. Arkadaşları onun bu haline gülümserken bir yandan sordular. “Hiç kimse rüya gördüğü için rahatsız olmaz. Uyandığında rüya kaybolur, sen niye rahatsız oldun?" dediler. Tzu hemen atladı, "önemli olan bu değil, şayet Tzu rüyasında bir kelebek olabiliyorsa, şimdi uykuya dalmış bir kelebeğin de rüyasında Chuang olduğunu görüyor olması mümkündür," dedi. Ya Tzu kelebek olduğu rüyasını gördü, ya da kelebek Chuang olduğunu rüyasında gördü dedi. “

Bu hikâyeyi okuduğumda kendime dönüp öylece bakakaldım. Öyle ya sosuz olasılıklar içinde gerçek hangisiydi? Gerçek gözle görülen mi, İçten akan görüntülerin bileşkesi miydi?

Sevgilerimle,

14 Ağustos 2014

 

Kaynak: Dan Millman / “Hayatınızın Amacı” / 1993

« tüm yazıları
Soru Sor
1499
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.