Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Vampirler: Gece, kan ve efsane

Vampirler: Gece, kan ve efsane

Neden bilgisayar çağının aydın insanları, gecelerin şeytanlarına ve seks, kan, korku karışımına bu kadar çok ilgi duyuyorlar?

"Evime hoş geldiniz! İstediğiniz gibi, rahatça evime girebilirsiniz. Bana karşı koymak için hiçbir harekette bulunmuyordu. Ama, eşiği geçer geçmez aniden üstüme atladı, elimi kaptı ve o kadar çok sıktı ki, oracıkta kıvrılıp kaldım. Eli o kadar soğuktu ki, yaşayan birinden çok, ölü birinin eline benziyordu."

Bram Stoker, ünlü romanı "Dracula"da, kitabın adını taşıyan vampirle korkunç karşılaşmasını işte böyle anlatıyordu. Bu eser 1897 yılında yayımlanmış olmasına rağmen, vampirler yüzyıldan fazla bir süredir gündemdeki yerlerini koruyorlar. "Vampirmani" her dönemde dünyayı pençesi altına aldı. Kan emiciler, Roman Polanski'nin "Vampirlerin Dansı" gibi müzikaller, "Vampirlerin Bilançosu" gibi romanlar, "John Carpenter'ın Vampirleri" gibi filmler, "Dracula-Kan Emici Vampir" gibi belgesellerle hep ilgi çektiler.

Var mı yok mu?
Hiç kuşku yok ki, vampirler merak uyandırmaya devam edecek. Peki, geceleyin mezarından çıkıp dişlerini güzel kadınların bembeyaz boyunlarına geçirerek kan emen bu ölümsüz yaratıklar, gerçekten var mı ya da var mıydı acaba?

Vampir uzmanı Steve Bernheisel, "Hıristiyanlık öncesinde yaşayan toplumların tümünün masal dağarcıklarında bir vampir efsanesi mutlaka vardı"diyor. Arkeologların bulduğu, vampir resimleriyle süslü seramik malzemeler, Eskiçağ'da Asurlular'a kadar uzanıyor.

Rusya'da vampirlere upir ve upyr; Arnavutluk'ta shtriga; Yunanistan'da ghello, drakos ya da lamia; Polonya'da upiory; Çin'de giang shi; Peru'da canchus ve pumapmicuc; Almanya'da ise nachzehrer deniyordu. Bu yaratıkların, insanların kanını emerek ölümlerine yol açtığını düşünüyorlardı. İlkel bakış açısına göre yaşam ile kan aynı anlama geldiğinden, ölü, bedensel olarak geriye dönüyor ve uyuyan canlı insanın üzerine eğilerek kanını emiyordu.

Kan emiciler bu yönleriyle, daha sonra ortaya çıkan kanla beslenen kont tiplemesinden çok uzaktı. Vampir kavramı, Ortaçağ'daki masallarda bugün bilinen şeklinden bir hayli uzaktı. Vampirler, köylülerin ağırlıkta olduğu Rusya'da, gün ışığında rahatça dolaşabiliyorlardı.

Doğu Avrupa'daki vampirler, mutlaka erkek olmak zorunda değildi; hatta, bunlar oldukça yaşlı ya da genç kadınlardı. Bu konuda soylulara da hiç değinilmemişti. Vampirler, hatta cadılar ve büyücüler, daha çok alt tabakaya ait insanların arasından çıkıyordu.

İspanyol nörolog Juan Gomez-Alonso, doktor gözüyle izlediği bir vampir filminin ardından, bu efsanelerin, insanları rahatsız eden hastalık belirtilerinden esinlenmiş olabileceğini belirtiyor: Örneğin anemi (halsizlik, soluk beniz, yorgunluk, nefes darlığı), porfiri (ışığa karşı duyarlık, iyileşmeyen yaralar, dişlerin öne çıkması, saç gelişiminde anormallikler), katalepsi (hareket zorluğu) veya kuduz.

Kuduz ve vampir bağlantısı
Gerçekte kuduz hastaları ile vampirler arasında inanılmaz benzerlikler görülüyor: Başta donuk yüz hatları olmak üzere, ağızda beliren köpükler (zaman zaman kanlı), aynadaki görüntülere, suya ve yoğun kokulara (sarımsak) karşı belirgin bir antipati, güneş ışığına karşı panik derecesinde korku. Cinsel dürtülerde aşırılıklar ve başka insanları da ısırarak hastalığı bulaştırma eğilimi gibi tepkisel davranışlar da dikkat çeken özellikler arasında. Isırıktan sonra kurbanda meydana gelen değişimler de aslında hastalığın bulaştığının birer göstergesi. Tilki ve yaban domuzunun yanında bazı uçan hayvanlar da kuduz hastalığının taşıyıcılığını yapabiliyorlar.

Bram Stoker'ın yazdığı efsanede vampirlerin bütün özelliklerine değinilmesine karşın, asıl esin kaynağı eksik bırakılmış: 15.yüzyılda Eflak'ta korkuya dayalı bir yönetim sistemi kuran ve Stoker'ın romanını hazırlar-ken dikkatlice incelediği gerçek, Transilvanya kontu Vlad III... "Dracula" takma adını, "Ejderha Tarikatı"na katıldıktan sonra aldı. En büyük özelliği, cezaları kazığa oturtarak uygulamasıydı: İki bacağı güçlü iki ata bağlanan kurban, hemen ölmemesi için özenle kazığa oturtuluyordu. Dracula, ölümün çabuk gerçekleşmemesi ve kurbanının ölüm savaşı verirken sergilediği görüntüden daha uzun süre zevk alabilmek için, bazen kazığın ucunu körleştiriyordu.

Ortaçağ'ın sonlarında, çevresine yaydığı korkuyla zafere ulaşanlar, tarihin, şiddet dolu savaş ve katliamlarla yazıldığı dönemlerde daha çok saygınlık kazanıyorlardı. Günümüzün düşünce tarzı ve ölçüleriyle böyle bir gerçeği yorumlamak oldukça anlamsız. Bu hareket tarzını, içinde bulunulan tarihin koşullarına göre değerlendirmek gerekiyor.

Kazığa oturtup yemeğini yemek
Dracula'nın, kazığa oturttuğu binlerce insanın ortasına oturup yemek yediği gibi bize kadar ulaşan taşkınlıkları, kişisel bir haz duygusundan çok psikolojik savaş yönetiminin bir parçasıydı belki... İnsanların kazığa oturtularak yavaş ve acı çekerek ölüme terk edilmesi, kuşkusuz Dracula'nın buluşu değildi. Bu ceza yöntemi, eski karanlık çağlarda suçluların ağaçlara asılması ya da kazıkların üzerinde idam edilmesiyle uygulanmaya başlamıştı. Sarayına gelen Osmanlı elçisinin kavuğunu kafasına çiviletmesi ise tam bir propagandaydı; bu vahşet karşısında düşmanı bütün cesaretini kaybedecekti. Ekmeğini, kazığa oturttuğu insanların kanına banarak yediği de bugüne ulaşan bilgiler arasında.

Acımasız ve zalim olduğu yolundaki şöhreti, savaşan güçlü bir ordu kadar büyük bir etkiye sahipti. Dracula'nın psikolojik savaş yönetimi o kadar başarılıydı ki, etkisi günümüzde bile hâlâ hissediliyor. Ancak III. Vlad'ın gerçek yapısı bu şöhretinin arkasında sönük kalmıştı. Gezginler, elçiler ve keşişler, Dracula'nın tüyler ürpertici hikâyelerini bütün Avrupa'ya öyle yaymışlardı ki, Transilvanya prensi tam bir korku kahramanına dönüşmüştü. Vlad, yaşadığı dönemin korkulu hayaleti haline gelmiş ve bu imajı, gerçekten iyice uzaklaştırıldıktan sonra da, halkın tabiriyle "kan emici vampir" karakterinin içinde eriyip gitmişti.

Stoker'in karışımı panik yarattı
Bram Stoker, Dracula'yla birlikte bu acımasız vampir efsanesine bir kontluk pelerini giydirmiş ve böylece zarafet ile bozulmuşluktan, soylular ile alt tabakaya ait insanlardan bir karışım yaratmıştı. Uygarlığın merkezi olan İngiltere'ye saldırıya hazırlanan Dracula, büyük bir vahşet, katliam ve tam bir kültür savaşı yaratmıştı. Öyle ki, "Dünyaların Savaşı" (1938) adlı radyo oyununda Orson Welles'in anlattığı, Marslılar'ın hayali saldırısı kadar insanları paniğe sürüklemişti.

Yabancı yaratıklar, vahşet düşkünü insan psikolojisi için özel bir çekiciliğe sahip... 1890'larda, İngiltere'nin yarattığı hayal dünyasında, yabancı yaratıklar Karpat Dağları'nın hemen arkasında yaşıyorlardı. Bram Stoker, yedi yıl boyunca düşünmüş ve notlar almıştı; bu nedenle de kitabının başarısı kesinlikle bir şans değildi. Özellikle de, en son ve dahiyane ilavesi "seks" ile birlikte.

Stoker, Victoria Dönemi'nde yaşayan İngilizler'in psikolojik çöküntülerini kullanmayı hedeflemiş ve hedefi vurmayı da başarmıştı. Bu dönemin insanlarını Britannica Ansiklopedisi şöyle anlatıyordu: "Biraz fikirsel, biraz da içgüdüsel olarak, devrim ile cinsel eğilimler arasında bir ilgi olduğuna inanıyorlardı. Bu nedenle cinselliklerini bastırıyorlardı, hem kendi içlerinde hem de edebiyat dünyalarında..."

Seksin vampir öyküsüyle harmanı
Seksin, çok uzaktaki ülkelere ait olduğunu düşünüp, yaratıklar -kuşkusuz vampirler gibi kötü yaratıklar- tarafından yapıldığına inanarak tadına varıyorlardı. Bram Stoker bunu çok iyi anlamış ve Dracula ile hem çok iyi bir korku romanı yaratmış, hem de dönemine ait en erotik kitaplardan birini yazmıştı. Bram Stoker, Dracula'nın haremindeki kızlarla ilk karşılaşmasını şu cümlelerle anlatıyordu: "Her üç kızın da, şehvetli, koyu kırmızı dudakları arasında inci gibi parlayan beyaz dişleri vardı. Kalbimde, bu kırmızı dudaklar tarafından öpülmek için dayanılmaz ve ateşli bir istek duydum." Bu anlatımıyla, aynı zamanda, erotik sahnelerin Victoria Dönemi edebiyatındaki en güzel tasvirleri yapıyordu. "Aşırı hassaslaşan boynumda iki keskin dişin zarif ve titreyen dokunuşlarını ve derinlere girişini hissettim..."

Cinselliğin ayıp sayıldığı bu dönemlerde, bir birleşme bundan daha güzel şifrelenemezdi: Ten burada kızlık zarını, dişler penisi, akan kan da orgazmın son aşamasını simgeliyordu.

Kanın insanlık tarihindeki yeri
Kan, İncil'de insanlar arasındaki bağlılığın simgesiydi. Musa, halkının üstüne kan serperek Tanrı ile aralarındaki bağı güçlendirmeyi hedeflemişti. İsa, son akşam yemeğinde genç havarilerle arasındaki bağı, simgesel kanı içerek kutsamıştı: "Bundan hepiniz içmelisiniz. Çünkü bu, birçoğunun günahlarının affedilmesi için akıtılan ve birliği sağlayan benim kanım."

Kan sadece Goethe tarafından değil, eski çağlarda da "özel sıvı" olarak kabul ediliyordu. 11. şarkısında Odysseios, kesilen koyunun kanıyla ölülerin ruhunu canlandırmış ve gelecekle ilgili bilgi vermelerini sağlamıştı.

Tekrar Bram Stoker'a dönelim. İrlandalı yazar, tarif ettiği şehvetli vampirlerle hem kan emici, erkek katili "vamp"ların örneğini yaratmış; hem de vampirlerin davranışlarına ilişkin tasvirlerinde, bütün bir çağ boyunca bastırılan cinsel arzuları, hatta ölü bedenlere karşı duyulan karanlık tutkuları da dile getirmişti.

Dracula pornografik bir neşriyat mıydı?
Dracula'nın kurbanları, hem ölümü hem de onun küçük bir varyasyonu olan orgazmı doyasıya yaşayabilmek için kendilerini ona teslim ediyorlardı. Dracula uzmanlarına göre Stoker; vücut sıvıları, ölüm ve orgazmla harika bir karışım yaratmıştı. Araştırmacılar, dikkatlice okunduğunda bu kitabın bir porno olduğunu belirtiyorlar. Ama iyi bir porno... Roman, öyle tahrik edici, nekrofil -ölüsevici- bir erotizm sergiliyordu ki, şehvet ve ölüm arzusunun birleşerek tek bir orgazma nasıl götürebileceğini gözler önüne seriyordu. Dracula'yla, insanların farkında olduğu ya da olmadığı özlemleri ve hırsları için, oldukça zıt, iki anlamlı ve çifte standartlara sahip bir ideal tip yaratmıştı. Bu tipin bütün özelliklerinin bir tek kitapta incelenmesi olanaksızdı.

Vampir endüstrisinin inşası
Film endüstrisinin ortaya çıkmasıyla birlikte, vampirler de zevki korkuya, korkuyu zevke dönüştürerek bütün sinema perdelerini kapladı. Ayrıca bütün cinsel tercihler için özel vampir filmleri hazırlandı. "Love Bites -Aşk Isırıkları-" gibi soft pornodan, porno yıldızı John Holmes'un çıplak görüntülendiği "Seks ve Bekâr Vampir" gibi hard pornoya kadar birçok film yapıldı. Bütün bu filmlerin verdiği ortak mesaj şuydu: Kapıyı sadece "postacı" değil, "vampir" de iki kez çalar. Bu arada, yeni bir sloganla yeni bir tür ortaya çıktı: Kan emici yaratık seks için uygun değilse, isteğe göre öldürülebilirdi. John Carpenter gibi yönetmenler, insanların vahşi ideolojilerini yeniden perdeye taşıdı ve vampir olduğundan kuşku duyulan herkesi katletti.

Kuşkusuz vampirler de çok masum değildiler; ne de olsa, cinayet onların ustalıkları arasındaydı. Kurbanlarının boyunlarını ısırarak kanlarını içen Fritz Haarmann -1879-1925-, dokuz insanın kanını içen "Londra Vampiri" John Haigh -1949'da tutuklandı- ya da 17 genç adamı öldürerek kanını içen ve etlerini yiyen Amerikalı Jeffrey Dahmer'da olduğu gibi... Başka insanların kanında yıkanmak isteyen sosyopatlar, sürekli vampir efsanelerinden esinleniyorlardı. Bilinçaltında yatan ana motif, arzulanan kurbanla birleşme isteğinin hastalık düzeyine ulaşması. Ama, kan emmenin bedeli de oldukça ağırdı: Jeffery Dahmer, 900 yıla mahkum edilmişti. Bu hikâyeler tüylerimizi ürpertse de, böyle katillerin hayat hikâyeleri, işledikleri suçların ortaya çıkmasından, genellikle birkaç yıl sonra "bestseller" ya da en başarılı sinema filmleri arasına giriyor.

İçinizdeki vampiri keşfedin!
İnsan kanı içmek çok anormal gelmekle birlikte, kesin olan bir şey var: Hepimizin -yani birçoğumuzun- içinde bir yerlerde bir vampir gizli. Hayvan kanı birçok kültürde sofraların önemli bir parçasını oluşturdu. Romalılar severek yedikleri kanlı sucuklarını, arpa ezmesi, yağ ve kaynatılmış kan ile yapıyorlardı. Germenler, şarap, bal ve öküz kanından hazırladıkları karışımı güç verici içki olarak kullanıyorlardı. Avusturya Alpleri'nin bazı avcıları, "sıkı göğüs kasları"na sahip olabilmek için, henüz parçaladıkları avlarının kanını içiyorlardı. Başka kültürlerde de, süt, yağ, soğan ve domuz kanı karıştırılarak sucuklar ya da yağda kavrulmuş una kan ilave edilerek yemek sosları hazırlanıyordu.

Birçok kültürde yer alan bu "besleyici" yemekler Stoker'ın kahramanı Kont Dracula'nın da damak zevkini okşamış mıydı acaba? Aşçıları, yemeğine baharat ve çeşni koyarken sarımsaktan uzak durmuşlarsa neden olmasın?
(Focus)
549
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.