Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Trakya'da bir yok oluşun öyküsü

Trakya'da bir yok oluşun öyküsü

Trakya bölgesinde subasan ya da longos ormanları giderek yok oluyor. Suyun gerek kimyasal yollardan gerekse denizden gelen baskın suyla kirlenmesi nedeniyle ağaçlar kuruyor.

Trakya'nın Türkiye sınırları içinde kalan kısmı, günümüzde, Anadolu'nun yoğun birikimi karşısında genellikle ikincil konumda gibi duruyor. Tarih, kültür ve doğal yapı yönünden pek haksız sayılmayacak bu görüntünün iki büyük istisnası da yok değil. Birincisi, tüm bölgeyi binlerce yıldan beri her bakımdan şekillendiren İstanbul'un varlığı... Diğeri de Türkiye'nin kendisini batı ile özdeşleştirdiği Avrupa coğrafyası üzerindeki duruşu. Bunlara eklenecek bir üçüncüsü de, hemen tüm Karadeniz sahillerinden başlayıp Marmara'ya doğru uzanan sık ormanlar. İlk bakışta pek dikkati çekmeyen bu oluşum, insan dahil, bölgedeki yaşamın varlığı yönünden vazgeçilmez öneme sahip.

Sözün gelişi, İstanbul'un tüm su gereksinimi yöredeki Terkos Gölü'nden karşılanıyor. Dahası İSKİ'nin 1990'lı yılların ortalarında başlattığı özel bir su çalışması, Karadeniz'e akan Istranca derelerinin sularını barajlarla İstanbul'a yönlendirmeyi amaçlıyor. Istranca (Yıldız) Dereleri Su Projesi adıyla bilinen uygulamada amaç, dağlık kesimlerden Karadeniz'e kadar, bölgede akan ve tüm ormanları besleyen derelerin sularını İstanbul'a yönlendirmek. Bu amaca uygun olarak, çeşitli irili ufaklı baraj şimdiden inşa edilmiş durumda. Kuşkusuz burada İSKİ'nin koyduğu belirleyici bir ölçü de var; deniz sevivesinden yaklaşık 200 m. yüksekliğin üzerinden akan sular barajlara yönlendiriliyor.Bu rakamın altında kalan seviyelerin suları da, yine kendi eski yataklarında akmaya devam ediyor.

İstanbul'un yararına, Trakya'nın zararına
Her şeyin yolundaymış gibi gözüktüğü bu noktada, İÜ Orman Fakültesi'nden Prof. Dr. Doğan Kantarcı hemen bilimsel bir yaklaşımla itiraz ediyor: "Sahillerdeki nemli ormanlara yalnızca 200 m'nin altına kalan suların verilmesi bu ormanları beslemiyor. Çünkü longos ya da subasan ormanı diye bilinen bu tip orman alanlarında, toprak üstünden ve altından olmak üzere iki ayrı su akışı var. Yüzeyden gelen tatlı su derelerle akıyor. Toprak altından ise denizden tuzlu su geliyor. Subasan ormanları ekolojik yapı olarak tam bir tatlı su ekosistemi. Bu sisteme akan su, tatlı yerine tuzlu geldiğinde, longos ölüyor. Subasan ormanın ölmesi demek, yöredeki ekolojik sistemin tamamen yok olması anlamına geliyor.

İşte bu nedenle bölge tatlı sularının İstanbul'a aktarılması, Trakya için tam bir var olma ya da yok olma sorunu olarak karşımızda duruyor. Çünkü bölgede çıkan ve yine bölgede içme suyu ve tarımsal sulama açısından kullanılması gereken suyun, İstanbul yararına, ama Trakya'nın zararına tüketilmesi demek. Böylelikle, sistemi besleyen kaynakların geri dönüşümünün önü kesiliyor." Trakya'da "longos" olarak bilinen subasar ya da subasan ormanları, bol yağış alan "nemli orman" grubuna giriyor. Bunlar Türkiye'de yalnızca Karadeniz kıyısında ve çok az olarak var. En önemlisi, Trakya'daki İğneada ile Terkos arasındaki geniş alanı kaplayanlar. Bir diğer alan Adapazarı Süleymaniye, ancak ormancılar artık bunun yok olduğunu söylüyorlar. Üçüncü bölge, Samsun-Sinop arasında, Terme'deki Hacıosman yöresi. Ancak, en yoğun ve dikkate değer alan İğneada ve çevresindeki longoslar. Bu tarz ormanların oluşumunu Prof. Dr. Faik Yaltırık ile Prof. Dr. Asuman Efe, birlikte derledikleri bir makalede şöyle açıklamışlar: "Longosların içinden geçip denize ulaşmak isteyen dereler, düz ve çukurca sahalarda gayet yavaş akıyor. Kış aylarında Karadeniz'den esen sert rüzgarların harekete geçirdiği kumullar da derelerin ağzını dolduruyor. Böylelikle denizle bağlantısı kesilen dereler geriye doğru şişerek ormanlara yayılmakta, ağaç gövdeleri ve çalılar l m'nin üstünde su altında kalmaktadırlar. Bu su baskını, mart ayından mayıs ortalarına kadar ormanları girilmez hale getirmektedir."

Denizle iletişim halinde
Karadeniz kıyısına neredeyse sıfır denecek kadar yakın duran bu ormanlar; göl, bataklık ve ince bir şerit halinde uzanan kumul sahaları aracılığıyla, deniz ile devamlı iletişim halinde. Ormanın önemli bir bölümünde su içinde bulunması, ona tam bir "mangrov" ormanı görüntüsü kazandırıyor. Öyle ki, tüm subasan ormanındaki ağaçların çoğunun kökleri, mangrovlar kadar olmasa da, yine su yüzeyine çıkma eğilimi gösteriyor. Köklerin oksijen alması açısından bu çok önemli... Bir diğer tipik ağaç davranışı da, literatürde "nayloid gövde" denilen, gövdenin şişme eğilimi göstermesi. Longos tarzı ormana özgü bir başka özellik de "sarılıcı" (lian'lar) denilen bitkilerin bolluğu. Trakya'daki longoslarda bunların orman sarmaşığı, orman asması ve diken ucu gibi türleri bolca bulunuyor.

Prof. Dr. Yusuf Dönmez, "Trakya Bitki Coğrafyası" üzerine yazdığı kitabında, Istranca nemli ormanları içindeki "longos"ları önce Demirköy-İğneada, ikinci ve seyrekleşmiş olarak da Bahçeköy-Çilingoz arasına yerleştirmiş. Yazara göre, longos ormanlarının temelini, dişbudak, kızılağaç, karaağaç ve söğüt oluşturuyor. Diğer kesim-deld longos ormanları da, yine derelerin denize yakın kesimleri ile düzlük bir alanda taşıp bataklıklar yaptığı alanlarda oluşmuş. En güzel örneklerinden birisi de Karadeniz'le dirsek teması duran Çilingoz Deresi'nin ağzı ve vadi tabanındaki longos gösterilebilir.

Bu arada Çilingoz'un kesinlikle görülmesi gereken kamping, karavan ve bungalov ağırlıklı turistik bir yerleşim alanı olduğunu belirtmek gerek. Büyük olasılıkla Karadeniz'in en güzel, korunaklı ve doğal plajına sahip olan Çilingoz'a, Kıyıköy'den 12 km'lik kumlu toprak bir yolla ulaşılıyor. Prof. Dönmez, içinde lodosların da bulunduğu nemli ormanların güneyde Karacaköy-Danamandıra hattında sonlandığını vurgularken, kuzeydoğuda Belgrat Ormanları'nda yeniden ortaya çıktığını belirtiyor.

Açıkça dile gelmese de, bölgede insanın insana ve doğaya karşı yürüttüğü sözde, ama bilinçsiz bir savaşımla, doğanın buna her düzeyde verdiği acımasız yanıtın izlerini sürmek mümkün. Terkos (Durusu) Gölü bunun en çarpıcı örneğini oluşturuyor. Terkos Gölü, İstanbul'un uzun yıllardan beri suyunu sağlayan tek önemli kaynak. Bu kaynak kaybedilirse İstanbul da, tek kelimeyle tükenmiş olacak.

Durumun yakın donemdeki ilk belirtileri 1960'ların başında ortaya çıkıyor. Basında yer alan haberlere göre, Terkos Gölü, Karadeniz'den ayrıldığı ve yaklaşık 15-20 km. uzunluk ile 1-1,5 km. enindeki sahil kumullarının, yıldan yıla artan istilasıyla karşı karşıya. Karadeniz'den durmaksızın öylesine sert bir rüzgar esiyor ki, hareket eden kumullar önünde ne bitkiler, ne ağaçlar ne de göl barınabiliyor. Bunun üzerine Orman İdaresi, Karadeniz'in bu acımasız yok edici saldırısı karşısında, yapıcı ve doğaya uygun, ama epey zorlu bir karşı atak başlatıyor. Yaklaşık 20 km. boyunca uzanan kumul alanını bütünüyle ağaçlandırıyor. Neredeyse 39 yıl süren bu sert savaşım sonunda tehlike ortadan kalkmış; çölleşmiş saha, adeta balta girmez bir ormana dönüşmüş. Olay, doğanın eleyen yok edici gücü karşında, yaşamdan yana olan var edici tutumuna insanın verdiği desteğin "haklı" zaferi olarak yorumlanıyor.

İnsan en büyük tehlike
Ancak bundan sonrası da önemli ve bu kez aynı tehlike insan eliyle geliyor. Basında yine 2000'li yıllarda, Karadeniz'in Terkos'u yutacağına ilişkin haberler yer almaya başlıyor. Sebep bu defa insan; göl ile deniz arasında ağaçlandırılmış kumulun önündeki denizden teknelerle kaçak kum çekilmesi ve ormanlaşmış kumulun heyelanla Karadeniz'e akması... Böylece, önceleri göl ile deniz arasındaki "ince" mesafeler 300 m. kadarken, şimdi artık 100 m'nin altına inmiş durumda. Daha açık bir deyişle, denizden kaçak kum çekişi devam ettikçe, Karadeniz, kumulu dipten eritip gölü istila edecekmiş gibi görünüyor.

Henüz tam araştırılmamış olmasına karşın, denizin dipten aldığı kumun etkisini, kumulun başlangıcındaki Karaburun Köyü balıkçı limanında izlemek mümkün. Deniz, dipten taradığı kumu, balıkçı limanın içine yığarak limanın kapanmasına neden olmuş. Tabii köylüler de buna engel olmak için kumu kepçelerle limandan çekip sahile yığmışlar. Böylece limanın ağzındaki kıyıda devasa bir kum tepesi oluşmuş.

Bu kumun yağmalanmış ve bozulmuş Karaburun sahilindeki kumsallarla birlikte inşaatçıların iştahını kabarttığına hiç kuşku yok. Tüm bölgede resmi ve sivil kuruluşların kurtarma ve koruma çabaları yanında, böylesi yok etme çabaları da yoğun biçimde sürüyor. Oysa, Terkos'tan İğneada'ya, buradan da Silivri-Çatalca hattına kadar uzanan bölgede, ilginç orman dokusunun yanında, son derece önemli tarihsel ve kültürel eserler de bulunuyor. Onlarca tümülüs, ortalama 270 km. uzunluğuyla Avrupa'nın en uzun su yollarından birisi olan Istranca Roma suyolu sistemi, Bizans'ın batıdan gelen yabancı ordulara karşı inşa ettiği ve Silivri'den başlayıp Karadeniz sahiline kadar uzanan Anastasios Surları ile Türkiye'nin geleneksel yöntemlerle odun kömürü etilen en büyük bölgesi...

Tüm bölgenin içerdiği böylesi zenginliklerle, yörede en az birkaç ulusal park olması gerekirken bir tane bile yok. Bu durumda insan dışındaki tüm canlıların tehlikede olan yaşamlarını sürdürmelerinin belki bazı yolları var. Ancak, kurtuluş için, daha çok ülkemiz insanına musallat olmuş, görünen ve olmadık yerlere inşaat yapma cinnetine çözüm getirilmesi gerekiyor.

Anastasius'un uzun suru
İmparatorluğun Tuna sınırları, Ostrogotların geçişinden sonra, Bulgarlar, Gotlar ve İskitlerce saldırıya uğrayarak yakılıp yıkılmıştı. Doğu Roma imparatoru l. Anastasius, Bizans ve çevresini bu tür vahşi kabilelerin akınlarından korumak için, kendi adına bilinen surları yaptırmıştı. M.S. 6. yüzyılda Prokopius, imparatorun sık sık saldırılar yapan barbarlara karşı bir duvar oluşturmak için Bizans'tan 40 mil uzakta ve iki günlük mesafe uzunluğunda bir sur yaptırdığını yazıyordu. Ancak surlar aceleye geldiğinden yeterince sağlam değildi. Bu surlar, günümüzün tanımıyla Silivri Karınca Burnu'ndan başlayıp Karadeniz sahilindeki Karacaköy yakınlarındaki Evcik iskelesine kadar uzanıyordu.

11. yüzyılda yaşamış olan Bizanslı sözlük yazarı Sudias, İmparator Anastasius'un şehirden 60 mil uzakta büyük bir sur yaptırdığını yazıp, uzunluğunun 50 mil, genişliğinin de 8 adım olduğunu belirtiyordu. Surların yapımında kullanılan harç, horasan katkılı Bizans harcıydı ve taş kırığı ile kireçten yapılıyordu. Gümüşpınar'ın kuzeydoğusundaki surlarda yapılan eski onarımlarda ise çamur harç kullanılmıştı. Surların yapımında tuğlaya rastlanmamıştır. Surun üzerinde kuzeyde, Karadeniz yakınındaki Hisartepe'de dörtgen bir kale, Karacaköy'ün hemen yakınında bulunan kışlanın 50 m. batısında, 250 x 300 m. büyüklüğünde bir ordugah yeri bulunuyor. Küçük Kuşkaya'nın güneyinde Büyük Bedesten denilen ikici bir kapı, demiryolunun ve Fenerin 3 km. güneyinde, surun Marmara ile birleştiği noktanın doğusunda ayrı birer ordugah yeri bulunmaktadır. Bugün ne yazık ki, bu eşsiz surlar doğanın ve cahil definecilerin eline terk edilmiş durumdalar. (Dr. Feridun Dirimtekin'den özet)

Istranca Roma suyolları
M.Ö. 8-7. yüzyıllarda tarihi yarımadanın doğusunda kurulmuş olan Bizantion, çok küçük bir yerleşim yeriydi. Su gereksinimi kuyulardan ve kaynaklardan karşılanıyordu. Roma döneminde kentin kalabalıklaşması üzerine dört tane önemli isale hattı yapıldı. Bunlardan Hadrianus (hd. 117-138) ile Valens (hd. 364-378) tarafından yaptırılanların nerelerden geldiği bilinmemektedir. Istrancalar ve Belgrad Ormanı'ndan gelen isale hatlarının geldikleri ve geçtikleri yerlerin bilinmesine karşın, hangi Roma imparatoru tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.

Geç Roma döneminde İstanbul'a su getiren ikinci önemli isale hattının yapımına Constantinus (hd. 324-337) tarafından başlanmış olması ihtimali çok büyüktür. Constantinus, imparator olunca kenti imara başlamış ve Istrancalar'dan çok uzun bir isale galerisi ile kente su getirmeyi planlamıştı. 242 km. uzunluğundaki bu isale hattının tamamının Constantinus'un kısa süren imparatorluk döneminde yapılmış olması mümkün değildir. Constantinus tarafından başlatılan hat, oğlu Constantius (hd. 337-361) veya daha sonraki Roma imparatorları tarafından tamamlanmış olabilir. Bu isale galerisinin izine, en son Vize'nin 6 km. batısındaki Fındıklı Dere'nin içersindeki su alma yerinde rastlanmıştır. İsale hattı Vize, Saray, Istranca, Aydınlar, Gümüşpınar, Çiftlikköy, Kalfaköy, Dağyenice üzerinden Terkos Gölü'nün güneyinden geçerek Tayakadın'a ulaşır. Sonra Alibeyköyü Deresi'nin sağ kıyısından devam ederek Cebeciköy ve Küçükköy'ü geçip Edirnekapı'nın 200 m. kadar güneyinden kente girer, isale hattının üzerinde halen yarı yıkık veya yalnız temelleri kalmış 40 kadar su kemeri vardır. Kazı yapıldığı taktirde 15-20 kemerin daha izinin bulunması mümkündür. (İstanbul Ansiklopedisi, 6. Cilt)
(Focus)
828
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.