Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

"Plaklarımı pencereden fırlatıp atardı"

"Plaklarımı pencereden fırlatıp atardı"

<i>Geçen hafta hayatını kaybeden ünlü müzik yapımcısı Arif Mardin'in ablası Betûl Mardin: </i>

"Yaramaz bir çocuktu. Bir gün bir baktım, beşinci kattaki evimizden plaklarımı aşağıya atıyor. Yere en hızlı düşeni birinci ilan ediyor. Bana da şöyle diyor: 'Sinatra yarışı kaybetti, en son o düştü aşağı..."

Elif Berköz / Milliyet

Çok iyi kalpli bir çocuktu. Ölene kadar da öyle kaldı" dediği kardeşi Arif Mardin'i, Betûl Mardin'in ağzından dinlemek için Teşvikiye'deki evinde buluşuyoruz. Salon başsağlığına gelenler nedeniyle kalabalık. Arka taraftaki Mardin'in mavi oda diye adlandırdığı çalışma odasına geçiyoruz. 79 yaşındaki Betûl Mardin başlıyor kardeşi Arif Mardin'in çocukluğunu, "hınzırlıklarını", müziğe ilgisinin nasıl başladığını anlatmaya. Arada sırada odaya giren gözü yaşlı kızı Leyla'ya "Sakın ağlama" diyor. Sonra bize dönüyor. "Ben cenazeye kadar dengeli gitmezsem burası altüst olur. Yazıhane gibi çalışmak zorundayım."

Arif bey doğduğunda siz beş yaşındaymışsınız. Onunla ilgili ilk hatıralarınızla başlayalım mı?
Ben 1927'de doğdum, Arif 1932'de. İki kızdan sonra üçüncü çocuk erkek olunca ailem bayıldı bitti Arif'e. Babamız Araptı. Doğal olarak hepimiz esmerdik. Arif ise sarı saçlıydı. Bizim için çok mühim bir şeydi onun lüle sarı saçları. Şunu da söylemek lazım, ben dört yaşımdan sonra konuştuğum için daha yeni yeni bir-iki kelime söyleyebilen bir çocuktum. Yani oğlan doğduğunda özürlü bir abla vardı evde. Babamın işleri kötüydü o dönem. Paramız yoktu. Bu yüzden içgüveysi olarak kayınpederinin yanında oturuyordu. Güç günler yaşarken Arif'in doğumu hepimizi sevindirdi. Fakat 40 günlükken boğmaca geçirdi. Ona bir şey olacak diye uykusuz günler geçirdik. Boğmaca nedeniyle yıllarca çok zayıf kaldı zaten.

Karakterini anlatır mısınız? İyi huylu mu, yaramaz mı, şımarık mı?
Çok iyi kalpli bir çocuktu Arif. Ölene kadar da öyle kaldı. Beş yaşındayken İsviçreli bir dadı bakıyordu ona. felç geçirince ne istediğini anlatamaz olmuş. Arif de ne istediğini anlamak için her şeyi kadının yanına taşırmış. Aynı zamanda yaramazdı da. Afacan bir çocuktu. Cihangir'de konakta oturuyorduk, yazları da Sarıyer'deki yalıya gidiyorduk. Tüm aile birlikte oturuyordu. Amcalar, teyzeler, yengeler... Bu kalabalık ailenin içinde bu çocuk yaramaz yaramaz büyüyordu.

Babasıyla ilişkisi nasıldı? Yakın mı, yoksa mesafeli mi?
Babam Arap olduğu için "Ava çıkacaksın, at bineceksin" diyordu ona. Babam üç-dört dil konuşuyordu ama Mardinizadelerin geleneklerine çok bağlıydı. Babam Arif sekiz-dokuz yaşlarındayken onu ava götürdü. Arif'in ayakları geri geri gidiyor ama elden gelen bir şey yok. Av macerası sırasında Arif'e tüfek veriliyor, o bir türlü alamıyor eline. Babam o sırada kuşa ateş ediyor ve kuşu vuruyor. O kuş tesadüfen Arif'in yüzünün üstünden geçiyor. Arif uzun süre o anı unutamadı, "Gözümü kapatınca kanat yüzümden geçiyor" diyordu. Yıllarca tavuk eti yiyemedi bu yüzden.

"5 yaşında opera söylüyordu"
Müziğe olan ilgisi nasıl başladı? Kim fark etti?
Aklıma şimdi geldi. Hatırlıyorum da Arif beş yaşındayken büyükbabam onda bir ses tonu keşfetti. Arif'e tek başına opera söyletiyordu. "Madame Butterfly"ı. "Sesi var bunun" diyordu. Halbuki Arif'in sesi yoktu, onun kulağı vardı. Kafasında müzik vardı. Rahmetli ablam piyano dersi alırdı. Ama feci çalıyordu. Sonra Arif başladı ders almaya. Biz sanıyoruz ki Arif de beceremeyecek. Bilmiyoruz ki onda bir müzik dehası var. Ders veren kadın şaşırdı Arif'in iyi piyano çalmasına. Bu muhabbetler sürerken ablamı kaybettik. Bunun üzerine Arif bütünüyle sarıldı piyanoya. Cemal Reşit Rey babamın çok yakın arkadaşıydı. Arif ona götürüldü. Cemal bey babama "Dikkat bu çocukta çok önemli şeyler var" dedi diye hatırlıyorum. Arif kendi hayatını yazıyormuş, ne kadarını tamamladı bilemiyorum, umarım doğru hatırlıyorumdur.

Bu ilgi daha sonra nasıl devam etti?
Benim plaklarımı dinlerdi. Sonra yazlık arkadaşım, Hüseyin Sermet'in caz meraklısı oğlu Cüneyt Sermet'e giderdi, onun plaklarını da dinlerdi. Birlikte plakları analiz ediyorlardı. "Bak bak arkadaki trombona bak" diyerek... Taksim Gazinosu'nda pazar sabahları arkadaşlarıyla konser veriyordu ayrıca. Derken Kervansaray açıldı ve oraya yabancı şarkıcılar gelmeye başladı. Arif de sık sık Kervansaray'a giderdi. Caz efsanesi Dizzy Gillespie ve aranjörü Quincy Jones da geldi İstanbul'a. Arif'le tanıştılar. Arif'in yazmış olduğu parçayı İstanbul'daki bir konserde söyledi Gillespie. "Onun parçasını çok beğendik, aranje ettik ve bu gece çalıyoruz" dedi. Ben de vardım o konserde. Tabii Arif babama hikayeyi anlatmak zorunda kaldı. Ve müzikle ilgilenmek için Amerika'ya gitmek istediğini söyledi.

Babanız tepki gösterdi mi Arif beyin caz sevdasıyla rüyalar ülkesine gitmesine?
Babam yemeğe geç gelecek kadar çok piyano çalmasından da hoşlanmıyordu. Ama söyleyecek bir şey bulamıyordu. Çünkü Arif hem çok çalışkandı hem de çok çabuk okuyordu. 17 yaşında liseyi bitirdi. 21'inde üniversiteyi tamamladı. Hiç vakit kaybetmeden İngiltere'ye gitti. Orada işletme okudu, üzerine mastır yaptı. Arif "ABD'ye gideceğim" dediğinde babam şaşırdı ve çok üzüldü ama Arif eşiyle birlikte orada yaşamaya kararlıydı. Ve istediğini yaptı. Yıllar sonra Louis Armstrong ile çekilmiş fotoğrafını yolladı babama. O da fotoğrafı yatak odasına koydu. Arif tüm yaptıklarıyla Türkiye'ye ölümünden sonra bir şey anlatıyor bence.

Ne anlatıyor?
Çok çalışırsanız, çok uğraşırsanız istediğiniz yere gelirsiniz. Arif çok çalıştı, ABD'de yokluk çekti ama hiç yılmadı. Ufak işler verdiler; üzülmedi, alınmadı. İnsanlara biraz güçlük çıkarırsanız ve onlar o güçlükleri aşarlarsa istedikleri yere varırlar. Arif'te de o vardı: Güçlüklere karşı koymak.

ABD'ye gittikten sonra abla-kardeşin arasına mesafeler girdi mi? Hangi sıklıkta görüşüyordunuz?
Çok sık telefonda konuşurduk. Annem ve babamın hastalıklarında atlayıp geldi, onlarla meşgul oldu. Her hastalığımda, kötü günümde yanımdaydı. Beni hastanede hiç yalnız bırakmazdı. Ödül alırım kalkar gelir, mutlaka beni överdi.

"Eline tuzluğu almış, kafamdan aşağı döküyor. Meğer beni tuzlayarak kötülüklerden korumak istiyormuş"
Arif Mardin çok da esprili bir çocukmuş.
Öyleydi. Benim kolejde olduğum yıllarda Arif de 10-11 yaşlarında. Eve geliyorum, plaklarım yok ortada. Yaramaz saklamış plaklarımı diye kızıyorum. Bir bakıyorum, beşinci kat penceresinden plakları aşağıya atıyor. Yere en hızlı düşeni birinci ilan ediyor. Ardından bana şöyle diyor: "Frank Sinatra yarışı kaybetti, en son düştü aşağı."

Bu yaramaz çocuğun başka vukuatları var mıydı?
Olmaz mı? Bir gece uyuyorum, kafama bir şeyler dökülüyor. Bir baktım ki Arif tepemde tuzluğu almış, beni tuzluyor. "Ne yapıyorsun sen?" dedim ve şu cevabı aldım: "Korkuyorum sana bir şey olacak diye. Tuzluyorum ki bozulmayasın, kokmayasın." Herhalde birinden duydu tuzlamanın yemekleri bozulmaktan koruduğunu. Ve beni tuzlayarak kötülüklerden korumaya çalıştı. Bir de ilkokulda ders için iş işlemem gerekiyordu. Fakat bitmek üzere olan işlememi bir türlü bulamıyordum. Sonra onu gömme dolabın içinde üzerine mürekkep dökülmüş halde buldum. Belli ki Arif saklamış. Onun yüzünden ikmale kalmıştım. Çok üzülmüş, pişman olmuştu.

"Arif benim canımdı, kardeşimdi, küçüğümdü"
Siz de kendi alanınızda, halkla ilişkilerde duayen olmuş bir isimsiniz. "12 Grammy ödüllü, dünyaca ünlü müzik yapımcısı" Arif Mardin'in ablası olmak nasıl bir duygu?
İnsan ailesindekilerle her zaman gurur duymak istiyor. Benim şansım var ki kardeşim gurur duyulacak bir insan oldu. Ailemde başkaları da var çok gurur duyduğum. Ama Arif benim canımdı, kardeşimdi, küçüğümdü. Çok fena bir şey kardeş kaybetmek. Tanrı kimseye yaşatmasın.

"Ona telefonda 'Böbrek ye' diye espri yaptım. Hastalandığımızda annemin meşhur lafıydı. Beş saat sonra da öldü"
En son ne zaman konuştunuz kardeşinizle?
Ölümünden beş saat önce benimle konuşmak istediğini söylediler. Telefonu verdiler. Sesi kısıktı "Ne haber?" dedi. "Senin yine sesin kısık, ye" dedim. Annemin meşhur lafı vardı, "Böbrek yemelisin" diye. Ablam veremden öldü. Bizim evde yemek çok mühimdi. Ben de böbrek yemesini söyledim. Böyle bir espri yaptım, güldü. Ben de güldüm. Beş saat sonra da öldü.

Sizden bir şey yapmanızı istedi mi? İşle ilgili olabilir, bir vasiyet olabilir...
Hayır. Kafası mezardaydı. Kendisine özgü bir mezar bulmamızı istedi, onu aradık sadece.

Arif Mardin meslek hayatına 1963'te Nasuhi Ertegün'ün asistanı olarak Atlantic Records'ta başladı. l "Atlantic sound"unu dünyaya kabul ettiren kişiler olarak anılan Ahmet Ertegün ve Jerry Wexter'la birlikte birçok projeye imza atttı. l Bee Gees, Phil Collins, Roberta Flack, Aretha Franklin, Chaka Khan, Bette Midler, Modern Jazz Quartet, Barbra Streisand ve Norah Jones gibi isimlerle yaptığı çalışmalarla son 40 yılda popüler müziğe yön veren isimlerden biri oldu. l 15 kez aday gösterildiği Grammy'den 12 kez ödülle döndü. 2001'de Atlantic Records'tan emekli oldu. l Aynı yıl EMI'nin eşbaşkanlığına ve Manhattan Records'un genel müdürlüğü'ne getirildi. Görevini 2004'e kadar sürdürdü.
(Milliyet Pazar)
521
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.