Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Komiklikten utanan adam artık yönetmen

Komiklikten utanan adam artık yönetmen

<i>1980'lerin taklit ustası, gişe rekorları kıran kabare şovların vazgeçilmez oyuncusu, reklam filmlerinin komik karakteri.</i>

Tam 15 yılını sahnelerde, politikacı taklitleri ve 'ne olacak bu memleketin hali' parodileriyle milleti kırıp geçirmeye verdiyse, -şimdilik- 20 yılını da çoğu unutulmaz oyunculuklarla sinemaya verdi.

Muhsin Bey'in, ünlü olmaya çalışan yanık sesli arabeskçisi Ali Nazik'ti, Eşkıya'da her türlü pisliğe bulaşan kenar mahalle delikanlısı Cumali. Arabesk'te Al Capone'un dramatik ve komik bir versiyonuydu; ki bu karakteri daha önce Ekrem Bora canlandırmıştı. Alacakaranlık'ın biraz halk adamı, biraz bilge komiseri Kemal Tahir olarak geçen yıl televizyonun en sevilen karakterlerinden biriydi. Yani sadece güldürme yeteneği olan biri değil; sıkı bir karakter oyuncusuydu. Ve televizyon dizilerinden sonra bu yıl ilk sinema yönetmenliği denemesiyle çıktı izleyicisinin karşısına. Çıkar çıkmaz 11 Altın Portakal'ı kaptı. Biz onu oyuncu olarak çok seviyoruz ama o en çok yönetmenliği seviyor ve yönetmenlikte uzun bir yola hazır görünüyor.

Komik halini sevmedi
Herkes onun komik halini çok sevdi ama o komikliği bir türlü sevemedi. Birileri gülerek onu ayakta alkışlıyordu, o ise izleyicinin yerine geçtiğinde kahkahalara katılamıyordu, üzerine yapışan 'o adam', kendisini eğlendirmiyordu. İç dünyası öyle coşkulu, komik değil, daha kederliydi. Sonunda bir gün sahnede dürüstçe içini hayranlarına açtı:

'Artık komiklik yapmak gelmiyor içimden' dedi. 'Bir zamanlar para kazanmak için seçtiğim bu alanın beni ifade etmediğini açıklamak istiyorum. Alkışı başka alanlarda almak istiyorum. Sizin beni kabullendiğiniz alan beni utandırıyor. Artık sizinle tiyatro sahnesinde ve sinema perdesinde buluşmak istiyorum.'

Bu geceden sonra biz onu daha çok asık suratlı görmeye başladık ama galiba iyi yaptı, karakter oyunculuğuna ve kendi dünyasını yansıtmak istediği yönetmenliğe ağırlık verdi. Televizyon dizilerinden sonra, sinemadaki ilk yönetmenlik denemesinde oldukça cesurdu: Kamerasını 1999 yılına, hayatın en damardan gerçeklerine, bugüne kadar kimsenin el atmadığı bir tabuya döndürdü, yıllarca Türkiye'nin Güneydoğu'sunda süren savaşa farklı bir açıdan baktı.

Muhalif bir sanatçıydı; Güneydoğu'da yaşananları ensesinde hissetmişti. Oturup bir Güneydoğu hikayesi yazayım, içine de deprem, Türk-Yunan ilişkileri koyayım demedi. Tersine daraldığı, hatta hem bireysel, hem de yazar ve oyuncu olarak bittiğini düşündüğü bir gün, bilincinde ne varsa, yazmaya başladı.

Yazarken bir ara durup kendine, 'Ulan benim dertlendiğim bir yer var bu hikayelerde' dedi. Tabii ki Türkiye'de olup bitenlerle sorunu vardı. Yazdığı bunlardı... Gerçi maalesef daha çok onun eşcinsel mi, heteroseksüel mi olduğu konuşuldu ama film vizyona girer girmez 11 Altın Portakal toplayan da bunlardı... İzleyicinin sinemadan midesine yumruk yiyerek çıkmasını istedi; ki öyle oldu. Çünkü ona bunları bu topraklar söyletiyordu. Birazcık da rahatsız olunsundu! Onca komiklikten, canlandırdığı karakterlerden, yönettiği dizilerden, hatta çaldığı davullar, bestelediği film müziklerinden sonra, sonunda istediği yerdeydi: Sadece film yapmak! Sessiz sedasız, arkadaşlarıyla, adabınca...

Fellini filmlerindeki gibi bir aile
Uğur Yücel, 8 Eylül 1957 günü, Sabri ve Muazzez Yücel çiftinin ikinci oğlu olarak İstanbul Kuzguncuk'ta, dedesinin üç katlı, kocaman bahçeli evinde doğar. Üst katta o ve ailesi, orta katta dedesi, anneannesi ve küçük dayısı, alt katta da büyük dayısı ve ailesinin yaşadığı bu ev, çok eğlenceli, hatta biraz masalımsıdır.

Öyle bir çocukluktur ki, dedesi Ahmet Peker dinibütün bir adam olmasına rağmen Yahudiler'in hamursuz bayramlarında hamursuz yer; anneannesi Yahudi cenazelerinde fatiha okur, komşuları Madam Raşhel radyoda mevlitlere eşlik eder. Dedesi ayrıca 6-7 Eylül olayları sırasında evin her yanında 50'den fazla azınlık komşusunu saklamıştır.

Hayati dayısı, hocalarının Fransızca konuşmalarını taklit ederek çok güldürür onu. Annesi komşularının ağzıyla konuşabilir ve çok güzel şarkı söyler. Babası resim yapar ve şiir yazar. O ise bahçe tiyatroculuğundan önce karikatür çizmeye başlar; aile toptan CHP'li olduğu için ilk çizdiği de Demirel karikatürü olur. Woody Allen'in Radyo Günleri ya da bir Fellini filmi gibi hatırladığı bu aile üyelerinin, ağabeyi hariç hepsi Nakkaştepe Mezarlığı'ndadır şimdi...

Ağabeyiyle evde leğen, güğüm ne varsa toplayıp, merdivenlerin trabzanından da trompet yaparak konser verip anneannesini çıldırtmaları dışında yaramaz değildir aslında; daha çok sessizce izleyen bir çocuktur. Karabasanlar gördüğü için babasının götürdüğü psikiyatr, 'sadece çok zeki' demiştir. Öğretmeni ise 'deha' lafını kullanır. Ancak babası bir gün bakkaldan döndüğünde, 'Şu kadar paraya yarım kilo peynir aldın. 250 gram alsaydın kaç para verirdin?' diye sorup cevap alamayınca, kahvede öğretmeninin üzerine yürüyecektir; 'hani dehaydı!' diye... Matematiği hiçbir zaman öğrenemez, ama Pisagor Bağıntısı'nı rüyasında çözmüştür! Sıradışı bir çocuktur kısaca...

Komiklik ortaokula doğru başlar; yalnızlığı da... Bahçedeki bütün oyunları o kurar da galiba çok ince eleyip sık kurar. Mesela Kızılderililer hemen yakalansın istemez. Ya da neresi denizaltı, neresi onun makine dairesi uzun uzun tarif eder. Öyle kurgulardır ki, bir süre sonra arkadaşlarının konsantrasyonu dağılır. Gerçi Muhsin Bey'in Ali Nazik'ini bile seyredemeden ölürler ama bir babası anlar oyuncu olacağını, bir dayısı...

Eski Marko Paşa Konağı, şimdi Hayat Bilgisi dizisinin çekildiği bina olan Kuzguncuk İlkokulu'ndan sonra, Beylerbeyi Ortaokulu ve Kadıköy Akşam Ticaret Lisesi'ne gider. Tabii ki yolu İstanbul Belediye Konservatuvarı'na çıkacaktır; çünkü okulda tiyatro kolunda, Halkevi'nde oyuncudur. Bir yandan da Üsküdar Mehtap Düğün Salonu'nda davul çalar. Ama babası 'hayatta yolunu seç' ültimatomu verince, tiyatroda karar kılacaktır.

Önüne bir seçenek daha konur aslında; dayısı Ayhan Peker, CHP'den senatör seçildiği yıl trafik kazasında hayatını kaybedip Üsküdar'ı yasa boğunca, ailesi onun izinden giderek CHP'ye girmesini ister. Bir an o da düşünür ama o sırada CHP'den daha soldadır.

Militan olmaktan Sheakspeare kurtardı
Daha 11-12 yaşında Kuzguncuk Kültür Derneği'ne gidip gelmeye başlamış, satrancı orada öğrenmiş, Tanrı'yı orada sorgulamış, Marksizmi orada merak etmiştir. Asılan Deniz Gezmiş'in suçlu olduğunu onun yaşındaki birine anlatmak mümkün olmamıştır; giderek Kuzguncuk'ta etkili olan Kurtuluş örgütüne sempati duyar. Ancak militan olmaktan onu Shakespeare kurtaracaktır. Yani tiyatro ağır basar.

Konservatuvarda da bahçe tiyatrolarında olduğu kadar yalnızdır. Belki okulda onun gibi 'ara sokak çocukları' olmadığından, belki de o biraz 'devrimle disko' arasında kaldığından. Disko deyince, gece hayatını sever o yaşlarda. Şanzelize Pavyon'da çıkan ve ilk başlarda illa ki 'kurtarmaya çalıştığı' bir konsomatrist sevgilisi vardır mesela. İkisi de 18'lerinde... Bir de onları her gece eve taşıyan Olimpia Pavyon'un şoförü; Orhan Gencebay'ınkine benzer bıyıkları olduğu için Gencebay lakaplı. Bugünden bakınca, sanki Türk Sineması gibidir her şey.

Çünkü sonraki sevgilisi Al Pacino'ya benzediği için ona vurulan Avusturyalı Veronica olacak ama o uzun bir süre onu arkadaşının sevgilisi sandığı için en yakın kız arkadaşına yüz verecektir filan... Maceralı yıllardır, taa ki Derya Alabora'yla tanışıp evlenene kadar.

Varı yoğu Yazı Tura'ya
1975-84 arası, Kenter, Tef Kabare, Dormen tiyatroları ve Şan Müzikholü'nde çeşitli oyunlarda ve Müjde Ar'lı, Sezen Aksu'lu kabarelerde oynar. Bu arada Ertem Eğilmez, yani dönemin Türk Sineması tarafından keşfedilir ama 'komedyen' olarak değil. Birlikte yıllarca şov yaptığı Necati Bilgiç gibi komik görünmemektedir çünkü; gözlüklü, ciddi bir adamdır işte! Dolayısıyla Eğilmez eline bir tretman tutuşturur ve 'hemen oku, gel' der. Okuduğu Züğürt Ağa'nın tretmanıdır ve 'Ben böyle bir Türk filmi görmedim' deyince Eğilmez, 'Bunu anlamasaydın, senden bir bok olmazdı' cevabını veriir. Eğilmez'in ona sonra söylediği şeylerden biri de 'Sen bir gün film de yönetirsin!' olacaktır.

Başka bir gün, Yavuz Turgul, Şener Şen'le birlikte çekeceği Muhsin Bey adlı filmin Ali Nazik'i olabilir mi diye, Necati Bilgiç'le Şan Tiyatrosu'ndan sonra sahne aldıkları, acıların kadını Bergen'in de çıktığı pavyonda onu izlemeye gelir. O gün yanlarında olan Abdurrahman Keskiner, yıllar sonra gazetecilere 'Biz onu pavyondan aldık' diyecek, Ali Nazik karakteri, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu olarak ona ilk Altın Portakal'ı kazandıracaktır.

İyi bir oyuncudur ama bir süre sonra oyunculukta hevesi olmadığını, en çok yönetmenliği sevdiğini farkeder. Bir zamanlar bir kese kağıdının içine soktuğu ilk gençliğindeki bakışını koruyarak, kendi hikayelerinin sinemasını yapmalıdır.

Nirvana'ya giden büyük gemi anlamına gelen Mahayana adını verdiği bir şirket kurar. Varını yoğunu yatırır ilk filmi Yazı Tura'ya. Mistik bir anlamı yoktur şirketin adının; ortaklarıyla tek derdi hayatı daha güzel kılacak şeyler yapmaktır. Tabii ki trajik meseleleri konu etmeden, hayatla yüzleşmeden olmaz bu. Çirkinliklerin, kavganın içinde mutluluğu bulmak zordur. Dolayısıyla biraz ütopiktir istedikleri. Ama sinemacılık da zaten hayalle ilgili bir şey değil midir? Belki de bu yüzden yeni film projesi, Doğu Karadeniz'de geçen bir aşk hikayesidir.
(Emel Armutçu - Hürriyet Pazar)
553
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.