Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

İntifada öksüz kaldı

İntifada öksüz kaldı

Filistinli yazar, düşünür, eleştirmen Edward Said, kan kanserine yenildi. Said, 'Şarkiyatçılık' adlı kitabıyla yeni ufuklar açmış, ömrü boyunca Filistinlilerin entelektüel sözcüsü olmuştu.

Filistinli felsefeci, yazar ve düşünür, Profesör Edward W. Said, 1991 yılından bu yana mücadele ettiği kan kanserine yenik düşerek 68 yaşında hayatını kaybetti. New York'taki Columbia Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde felsefe dersleri veren Said, özellikle Filistin devleti ile halkının özgürlüğü adına verdiği mücadele ile dünya gündemine damgasını vuran bir isim oldu. Türkiye'de özellikle 1978 yılında yazmış olduğu 'Oryantalizm/Şarkiyatçılık' adlı kitabıyla tanınan Edward Said, bu klasik eserinde Batılı akademik çevrelerin Ortadoğu'ya ve özellikle Müslüman dünyasına bakışındaki pürüzleri, bir Doğulu gözüyle değerlendirerek tartışma yaratmıştı.

Aynı zamanda usta bir piyanist ve müzik eleştirmeni olan Said, ölümünden kısa bir süre önce ABD'nin yetkin üniversitelerinden biri olan UCLA'da verdiği bir seminerde şunları söylemişti: "Kökeni ve geçmişi ne kadar ürkütücü olursa olsun, açlık, işkence ve zor kullanma yoluyla var olmuş hiçbir iktidar, sansüre tabi kılınmamalıdır. Laik bir dünyada yaşıyoruz. Ve bu yüzden kimi insanların, doğru ırka ait olmadıkları bahanesiyle bombalanması ya da sakat bırakılmasını yasallaştırmanın hiçbir hükmü olamaz."

Filistin'in Kudüs kentinde 1935 yılında doğan profesör Said, eğitimine Kahire'deki okullarda başlamıştı. Ünlü düşünür, Princeton Üniversitesi'nde lisans eğitimini, Harvard Üniversitesi'nde ise yüksek lisansını tamamladı. Said, mücadele ettiği lösemi nedeniyle hastaneye yatırılmadan önce, son olarak bağlı bulunduğu Columbia Üniversitesi'nde kurulan Modern Diller Kurumu'nun da başında bulunuyordu. Said'in 'Oryantalizm' dışında 'Yeni Binyılda Filistin Sorunu', 'Kültür ve Emperyalizm' ve 'Entelektüelin Temsiliyeti' gibi kitapları da bulunuyordu. Arap dünyasının saygın gazetelerinden El-Hayat'ta köşe yazarlığı da yapan Said'in yayıma hazırlanan kitapları arasında 'Sürgündeki Yansımaların Hatırası' adlı bir anı kitabı ve bir opera üzerine kaleme aldığı çalışması yer alıyordu.

O taş bütün kötülere atılmıştı
New York Hastanesi'nde hayata gözlerini yuman Profesör Edward Said, son yıllarda Filistinlilere yönelik şiddete karşı yapılan protesto gösterilerinde sıkça boy gösteriyordu. 2000 yılında Lübnan sınırına giden ünlü düşünür ve felsefeci, İsrail tarafına attığı taşın fotoğraflarıyla dünya basınına konu olmuştu. Said'in üniversiteden atılması için açılan kampanya, Columbia Üniversitesi yönetiminin şu açıklamasıyla etkisiz kalmıştı: " Taş doğrudan kimseye atılmış değil. Herhangi bir yasa da çiğnenmiş görünmüyor. Ve bize kalırsa kendisinin davranışları, akademik özgürlük ilkeleri dahilindedir."

Hasan Bülent Kahraman'ın yazısı
20. YÜZYILIN SON AYDINLARINDAN BİRİ
Said yazdıklarıyla geçen yüzyıldaki düşünce dünyasının Panteon'unda en önemli yerlerden birisine sahip oldu. Onun kaybıyla 20. yüzyıl aydınları çağı kapanmanın eşiğine geldi.

20. yüzyıl entelektüellerin çağı oldu denebilir. Bu kavram elbette daha önceki yüzyıllarda doğmuştu. Fakat bir gerçek olarak en geniş ölçüde arkada bıraktığımız çağda yaşandı. Çünkü 20. yüzyıl savaşların ve devrimlerin, köktenci değişimlerin çağıydı ve bütün bu oluşumlar siyasetin içinde gerçekleşiyordu. Dolayısıyla aydın, sorumluluk ve tavır alması gereken, siyaseten bir şey söylemesi zorunlu olan insandı.

Siyasetin mutlaka gündelik siyaset olması gerekmiyordu. Zaten 20. yüzyılda geliştirilen siyaset kavramı yapılsa da yapılmasa da insanın siyasal bir tutum içinde bulunduğunu saptamıştı. O nedenle aydınlara düşen bir tavır takınmak idi. Sartre bunu yapıyordu, Fanon bunu yapıyordu, Chomsky bunu yapıyordu. Ve Edward Said bunu yaptı. Hayatın içinde aydının siyasal bir tavır takınması gerektiğini ve bu tavrın sınırlarının ne olabileceğini hem uygulamalı olarak hem de kuramsal düzeyde insanlara gösterdi. Onun ilk önemini burada aramak gerekir. Bir Filistinli'ydi. Kendisini sürgün olarak nitelendiriyordu.

Filistinlilerin bir davası vardı. O da başlangıçta Yaser Arafat'la çok yakın sonra da ona bütünüyle ters düşmüş bir biçimde bu davanın içinde yer aldı. Gündelik, haftalık gazetelerde bu konularda durmadan yazılar yazdı. Çünkü, aydınlar üstüne yazdığı kitapta aydının sorumluluk içinde bulunması gerektiğini vurgulayarak söylemişti. Said'in ikinci önemi elbette kuramcı yanıydı. Fakat buradaki ikincilik bir nitelik değerlendirmesi içermiyor elbette. Hatta o anlamda belki de en önemli yanı buydu.

Amerika'ya göç ettikten sonra oranın en önemli liselerinden birisinde okumuş ardından da en iyi üniversitelerinde karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapmıştı. (Dileyenler bütün bunları yaşamöyküsünde okuyabilir.) Daha sonra soyut bir kuramsal edebiyat çalışmasıyla yetinemeyeceğini anlamış ve çokkültürlü ve çokdilli (o arada çokdinli) geçmişinin verdiği olanaklarla meşhur, ona dünya çapında ün kazandıran Oryantalizm'i yazmıştı. Bu, çığır açan bir kitaptı. Said, kitabında, Doğu diye kendiliğinden bir kavram olmadığını, bunun Batı tarafından icat edildiğini belirtiyordu. Elbette Doğu'yu 'arkeolojisini' yaparak tanıyan büyük müsteşrikler vardı.

Fakat büyük bir çoğunlukla oryantalist çalışmalar sömürgecilik bağlamında temellenenen bir Doğu düşüncesi yaratmaya hizmet etmişti. Doğu'nun geri olduğu iddiası, bütün uygarlığın Batı'da doğup biçimlendiği yaklaşımı bu anlayışın bir sonucuydu.

Said'in kitabı çok çeşitli yorumlara konu oldu. Feminizmden psikanalize kadar sayısız alanda 'Oryantalizm' etkiler yaratırken o da 'Kültür ve Emperyalizm' kitabını yazarak bu defa Batı'nın doğrudan sömürgecilik düşüncesini nasıl geliştirdiğini 'imparatorluk' deneyimlerine bakarak çözümlüyordu. Bütün bu kitaplarının ardında Said'in Michel Foucault'ya ve onun geliştirdiği 'söylem' kavramına borcu açıktı ve o da bunu saklamıyordu.

Said'in üçüncü önemi elbette, eğer denebilirse, 'entelektüel-entelektüel' yanıydı. Çok önemli değildi belki yazdıkları ama daima müzikle ilgilenmişti. Bu konuda yabana atılmayacak eleştirel denemeleri vardı. (Son yayımlanan yazısını kısa bir süre önce okudum: Beethoven biyografileri üstüne bir yazıydı.) Son yayımladığı kitabı da piyanist ve orkestra şefi Daniel Barenboim'le yaptığı söyleşilerden oluşuyordu. Kısacası, bizde bir 'kusur' olan çok yönlülük, her şey üstüne yazmak ama boş yazamamak onun için bir meziyetti ve bunu büyük bir iştahla yerine getiriyordu. Amerika kıtasında bu daha da önemli bir özellikti.

Said'le tanışmıştım. İlki, 'Oryantalizm' kitabının yayımlanışının 20. yılı için düzenlenen toplantıdaydı. Onu Radikal'deki bir yazımda anlatmıştım. Hastalığından ve Türkiye'den söz etmiştik. Kan kanserini aştığını söylüyordu. Hastalıkla mücadelenin de çok kahramanca bir savaş gerektirdiğini anlatmıştı. İkinci kez bu yaz karşılaştık. Onu sürekli olarak Türkiye'ye davet ediyordum. O da hastalığını öne sürüyordu. Sonra bir ortak dostumuzun evinde buluştuk.

Derecesiz zayıflamıştı ve çok bitkindi. Kısa bir süre kalıp gitti. Ben davetimi yinelemiş ama olmayacağını sezmiştim.
Said, işini bitirerek dünyadan ayrıldı. Sonun yakınlığını biliyordu. O nedenle özyaşamöyküsü de dahil olmak üzere hemen her şeyi yazdı. Bu, yazacakları bitmişti demek değil. Ama Said bugüne kadar yazdıklarıyla 20. yüzyıl düşünce dünyasının Panteon'unda en önemli yerlerden birisine sahip oldu. Dünyanın iyi üniversitelerinde adına profesörlüklerin ihdası da bunun somut bir göstergesi. Onun kaybıyla birlikte 20. yüzyıl aydınları çağı da kapanmanın eşiğine geldi.

Anısı önünde saygıyla eğilirim.
Radikal
202
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.