Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

'İngilizce, ulusal benlikleri çökertebilir'

'İngilizce, ulusal benlikleri çökertebilir'

İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Suat Gezgin, küreselleşmenin İngilizce hegemonyasını güçlendirdiğini belirterek "İngilizce'nin yaygınlaşması, özellikle gelişmekte olan ülkelerin insanlarını bir süre sonra o dili kullanan hegemon ülkelerin bakış açısıyla dünyayı yorumlamaya götürecek ve ulusal benlikler çöküntüye uğrayacaktır" dedi.

Ağzımızdan çıkan seslerin, kalemimizin ucundan dökülen sözcüklerin günlük yaşamımız sırasında bizi zorlayan bir yanı yok. Herkes kendi dilini konuşurken, kendini hisseder. Çünkü dil, hem kendimizi, hem de kendi dışımızdaki çevreyi nasıl kavradığımızı gösteren bir araç aynı zamanda.

Diller üzerine yapılan çalışmalar sürekli ilerliyor, dilbilim de toplumsal konularda bir çok çıkarımın yapılmasını sağlıyor. Fakat araştırmaların hızı ile dünyadaki iktidar ve para mücadeleleri başa baş gidince dillerin, dolayısıyla kültürlerin büyük kısmı yok olma tehdidi ile karşılaşıyor.

Kimi diller ise yapıları bozularak ne eski, ne de yeni diyebileceğimiz ayrı bir dil haline geliyor, böylece oluşan kültür de o dilin yansıması oluyor. Yani kültürler yozlaştırılıyor.

Dilin ve kültürün bu ayrılmaz bütünlüğü, birey ve toplum üzerindeki etkisi ve yaşanan sorunlarla ilgili olarak Prof. Dr. Suat Gezgin'le bir ufuk turuna çıktık:

- Küreselleşme ile yaygınlaştırılmaya çalışılan İngilizce, dillerin ve kültürlerin yok olmasına neden olabilir mi?

Bir dilin tamamıyla yok olması hiç kullanılmadığı durumda ancak gerçekleşebilir. Bu anlamda, ne dil için ne de kültür için tamamıyla yok olmaktan, silinip gitmekten kolay kolay söz edemeyiz. İngilizce, bugün evrensel bir dünya dili olarak ister gelişmiş, isterse de gelişmekte olsun, pek çok dünya devletleri tarafından kabul edilmiş bir gerçeklik sınmaktadır.

Dolayısıyla uluslararası iletişim kurma aracı olarak kullandığımız dil İngilizce'dir. Hiç şüphe yok ki, ileri teknojik gelişim ile birlikte mekansal uzaklıklar kırılmış, bu da yerel ortamlar kadar küredeki pek çok farklı ortamlarda da sık sık bulunabilme şansını doğurmuştur.

Bu, bir anlamda uluslararası iletişimin yoğunluk kazanmasına, dolayısıyla da ana dili kadar insanların gündelik yaşamlarında sıklıkla "evrensel nitelikli" İngilizce'ye başvurma gereksinimini doğurmuştur. Bu gereksinim gittikçe kök salmaktadır. Dolayısıyla, bu gereksinim ya da İngilizce kullanım gerekliliği, insanları bir süre sonra o dilin bakış açısıyla dünyayı yorumlamaya götürecektir.

-Değişen bu bakış açıları ne gibi sonuçlar doğurur?

Her dilin kendine özgü yapısı vardır ve diller de canlı varlıklardır. Bu nedenle, dillerin kendi yapılarının varlıklarını sürdürebilmeleri, kullanımlarıyla tam koşutluk gerektirir.

Mevcut dünya dillerine özgü dünya görüşleri vardır. Bu, her dilin kendine özgü dünyasının, yaşam biçiminin, bir başka deyişle yapısının varlığına işaret etmektedir.

Küreselleşme sonucunda yaygınlaşmakta olan İngilizce, bu yayılımla öteki dillerin ve kültürlerinin sağlıklı yaşamlarını sekteye uğratmaktadır ve uğratmaya da devam edecek gözükmektedir.

Söz konusu sekteye uğratmalar bu hızla devam ederse, ileriki zamanlarda "ulusal benliğin çöküntüsü" diye tanımlamamız gereken bir duruma da neden olabilecektir. Öyle ki, kollektif bilince ulaşmanın yolu da salt İngilizce hakimiyetindeki İngiliz dünya görüşü aracılığıyla gerçekleşemez hiç şüphesiz ki!.. Bu tamamıyla bir bileşime, dolayısıyla da ulusal dillerin ve de kültürlerin sağlıklı bir biçimde varlıklarını sürdürebilmelerine dayanır.

- Uluslararası gücü elinde tutanlar dili nasıl kullanıyor?

Uluslararası siyasal erk ya da hegemonya, akıllıca bir hareket olarak, kendisini öncelikli olarak dilsel yapıda duyumsatmak ister. Sonra da bu hegemonya kendini kültürel yayılmacılıkla iyiden iyiye hissettirir.

Bugün Mc Luhan'ın küresel köyü, endüstrileşememiş ülkelerin kültürlerin alt kültürler, sanayi devrimini tamamlayıp bilgi toplumuna geçebilmeyi başarabilmiş toplumların kültürlerini ise üst kültürler olarak tanımlama eğilimi göstermektedir. Üstelik kültürler arası bu hiyerarşiyi haklı gösterecek ölçütleri de egemen erkin bakış açılarıyla ortaya koyarak...

- Bir dilden başka bir dile sözcük aktarımı kültürün yapısında ne gibi değişikliklere neden olur?

Bir dilden başka bir dile sözcük aktarımı, son derece sakıncalı bir durumdur. Kesinlikle aktarım yapılan dilde bozulmaya neden olur. Öyle ki, salt sözcük bazında gibi algılanan aktarım bir süre sonra dilin sessel yapısında da kimi değişimlere neden olur. Konuşmayı bozar, dilin müzikal niteliğini örseler.

Bir süre sonra, insanlar birbirlerinin dediklerini anlayamaz duruma gelebilirler. Sesletme bozukluğunun yanısıra yabancı sözcüğün, olduğu gibi başka bir dile sokulması, sözcüğün köken itibariyle taşıyabileceği farklı anlamlardan ötürü kimi kullanım bağlamlarında doğru anlamın aktarılmasını engelleyebilecektir. Anlam karmaşası doğacak, bu da zihinlerin sağlıklı düşünebilmesine ket vuracaktır.

- Yabancı dil eğitimi sakıncalı mı sizce?

Hiçbir şekilde yabancı dil eğitimine karşı durmak değildir bu görüşte olmak. Elbette ki öteki kültürlerle iletişim halinde olmamak gibi bir durum günümüz dünyası için düşünülemez bile artık. Sosyo-kültürel ve ekonomik anlamda uluslararası sermaye akışının dur durak tanımadığı ortadadır.

Ancak bu, hiçbir zaman bir dilin hegemonyasına girmek olmamalıdır. Unutulmamalıdır ki, dil bozulursa kültür de bozulur, kültürel üretim durur. Kendiniz gibi algılayamaz, kendiniz gibi düşünemezseniz, benliğiniz örselenir.

Bu nedenle özellikle dünyada tek bir kültürün ya da egemen kültürlerin ortaya koyacakları benzer biçimdeki yapılanmaya, dünya görüşüne karşın, farklı yaşam tarzları sunabilecek konumdaki farklı dünya dilleri ile gündeme gelecek farklılıkların varlıklarını sürdürebilmeleri adına bilinçlenmek gerekir.

Toplumlarda bu bilinçliliği sürdürecek olanlar, hiç kuşkusuz aydın kesimlerdir. Okur-yazar kitlenin bu konudaki duyarlılığı, gündeme gelebilecek herhangi bir kültürel yozlaşmaya ta baştan engel olabilecek son derece önemli bir niteliktir.

- Bir toplumda kişiler arası iletişim bozukluğu ortaya çıktığında, bu durumun dile yansımaları nelerdir? Ya da kişiler arası iletişim bozukluğunun ortaya çıkmasının bir nedeni de dilin yeterli kullanılmaması mıdır?

Kişilerarası iletişim bozukluğunun ya da bozukluktan kaynaklanan kopukluğun yoğun bir biçimde yaşanıyor olmasının dile etkileri, elbette ki doğrudan olumsuz olacaktır. İletişim olgusu, bilindiği üzere dil olmadan gerçekleştirilemez. İletişim, ister kişilerarası olsun, ister kitle iletişimi olsun dille gerçekleşir.

Dilsel yapı, kimi sosyo- kültürel, sosyo-ekonomik etkenlerden kaynaklanabilecek iletişim bozukluklarının çokça yaşanır olduğu toplumlarda, öncelikle sözcük bazında değişimlere maruz kalır. Sonra sözdizimsel yapı aynı değişimin zorlaması altında kalır.

En sonda da dilin sessel yapısı bu olumsuz değişimden nasibini alır. Anlaşılacağı üzere, sözlüksel, sözdizimsel ve sesbilimsel olmak üzere üç temel alt yapıdan kaynaklanan dilsel yapı, iletişimin sağlıklı, olumlu olmadığı durumlarda istenmeyen olumsuz değişimlere maruz kalabilir. Aynı şekilde dilin yetkin, yeterli bir düzeyde kullanılmaması da anlam kaymalarına neden olacağı için kişiler arası iletişimi bozabilir. Her iki durumda da, bozukluk dilsel bozuklukla kendini açıkça belli eder.

- İletişimde görülen bu bozulma kendisini nasıl belli eder?

İnsanların konuşmalarından yola çıkarak ne kadar psikolojik gerginlik yaşıyor olduklarını bulgulayabilirsiniz. Burada ele aldığımız salt konuşma dili, aslında aynı bozukluğu beden dilinde de görmek mümkün olmaktadır. Bu anlamda, kişilerarası iletişim bozukluğu hangi nedenden kaynaklanıyor olursa olsun dile olumsuz yansır.

İnsanlar bu durumda ne tümce bazında, ne de sözcük bazında düzgün konuşamazlar. Seçilen sözcükler yerinde olmaz, maksadı aşan gereksiz kullanımlara gidilir. Aynı şekilde, durumu tersinden düşündüğümüzde de değişmez.

Her iki olguda aynı bozukluk göze çarpar. Çünkü dilsel bozukluk, düzgün, etkili konuşamama, vermek istenen mesajı doğru bir şekilde aktaramama da muhatabın, yani öteki kişinin konuşan kişiyi yanlış anlamasına yol açabilecek, böylelikle de bu türden yanlış anlaşılmalar sağlıklı iletişimi törpülemeye neden olabilecektir.

- Bir toplumda bireylerin kimlikleriyle ilgili çelişkiler iletişim üzerinde ne gibi sonuçlar doğurabilir?

Bireyler gündelik yaşamda üstlendikleri rollere ve de elde etmiş oldukları statülerine göre kimlikler taşırlar. Ve bu kimliklerini iletişim durumunun ya da bağlamının uygun gördüğü biçimlerde de kullanırlar.

Kimlikler ile ilgili çelişki, herhangi bir role ilişkin olan bir kimliği farklı zaman dilimlerinde farklı biçimlerde taşımaktan kaynaklanır. Açmak gerekirse, bireyler kişilik yapısına sahip değillerse, sergileyecekleri kimlikler de çelişkili olacaktır.

Bu durum da doğrudan sosyal iletişimi olumsuz etkileyecektir. İnsan ilişkilerinde tutarlılık, taşınması gereken son derece önemli bir özelliktir. Dolayısıyla sürekli olarak duruma göre hareket eden, makyavelist bir anlayışla ilişkilerini düzenleyen bireylerin sağlıklı iletişimlerde bulunabilecekleri düşünülemez. Hepimiz yaşantımızı çeşitli grupların üyesi olarak sürdürürüz. Söz konusu gruplar, bireyin toplum ve çevresiyle ilişkilerinde vasıta rölü oynar ve sosyal kimliğin oluşumunu hazırlar.

Toplumsallaşma, bir özdeşleşme, yani kimlik inşa etme sürecidir. Özdeşleşme süreci, çocuğun en yakın çevresinden başlayarak tüm iletişim halinde bulunduğu otorite figürleriyle ilişki içinde sosyal değerlerin içselleştirilmesini ve benlik idealini oluşturmasını sağlar. Ve kimlik yaşanılan farklı özdeşleşmelerin yavaş yavaş birbiriyle bütünleştirilmesi sonucunda inşa edilir.

Ünlü Fransız psikanalist Jacques Lacan 'ın da dediği gibi "ego, soğan yapısı taşıyan bir objedir; kabukları sırayla kaldırdıkça onu oluşturan ardışık özdeşleştirmeleri buluruz." İçinde yaşadığımız toplumsal ortamlar, normlara bağlanmış ortamlardır. Bir başka ifadeyle, neyin, ne zaman ve nasıl yapılacağı hakkında bir takım kuralların hüküm sürdüğü ve sosyal onayın koşullarının belirlendiği ortamlardır.

Sonuç olarak bireyler bu kuralların öngördüğü tutum ve davranışları sergiledikleri ölçüde kabul görürler. Bireyin günlük yaşantısında öteki insanlarla ilişkisi üzerinde biraz düşünüldüğünde, öteki insanların kendisi hakkındaki düşünce ve duygularına ne kadar önem verdiği kolayca fark edilir.

Birey, diğerlerinin kendisi hakkındaki izlenimlerini tesadüfe bırakmak ya da bu izlenimlerin kendiliğinden oluşmasını beklemek yerine biçimlendirmeye gayret eder. Bu sayede, diğerlerinin kendisine karşı davranışlarını etkileyebileceği, olumlu muamele görmeyi sağlayabileceği inancını taşır.

Ünlü sosyal psikolog Erwing Goffman, insanın tek bir kimliğe sahip olduğu görüşünde değildir. Goffman'a göre, çoklu kimliklerimiz vardır ve insan bu kimlikler repertuarına sahiptir. Bu kimlikler arasından birey, o anki muhatabına ve de o anki koşullara göre en uygun olanını seçer. Kısaca Goffman'a göre, bireyin kim olduğundan çok nasıl göründüğü önem taşımaktadır.

Dolayısıyla birey, kendisi hakkındaki olumlu görüşleri muhafaza edebilmek adına kendisi ile ilgili bazı şeyleri saklama eğilimi içerisine girebilmektedir. Sonuç olarak, bireyin kimliği kişiler arası ilişkilerde ve diğerleriyle iletişimde şekillenir.

Dolayısıyla bireyin kimliği ile ilgili söz konusu olabilecek çelişkili durumlar, kendisinin diğerleri ile etkileşimini olumsuz etkileyecektir. Üstelik bu etkilenme olumsuz devam ettiği müddetçe de bireyin kendini yapılandırmada yaşayacağı ve de yansıtacağı çelişkisel durumlarında kendisini olanca gücüyle hissettireceği tartışılmazdır.

- Dilin bir yaşam biçimi olduğunu düşünürsek popüler kültür ve popüler kültür etkisindeki iletişim araçları yaşamı nasıl etkiler?

Günümüzdeki medya ortamı popüler kültürün bir yansıması olarak karşımızda durmaktadır. Bu yansımanın yarattığı dönüşümü tartışacaksak, öncelikle popüler kültürden ne anladığımızı ortaya koymamız gerekir.

Bu toplumda yaygın bir biçimde paylaşılan, inançları, pratikleri ve nesneleri, daha açık tanımıyla kitlelerin ya da bağımlı sınıfların kültürünü dile getirmekte kullanılan bir deyimdir popüler kültür.

Popüler kültür günlük yaşamın kültürüdür; çok ucuza kolaylıkla satın alınabilir. Bu kültürün temelinde eğlence vardır. Popüler kültür genel şaka ve dedikodu, günlük şarkı ve dans, giyim-kuşam ve eğlence alanında varlığını her zaman sürdürür. Bu nedenle, yani doğasından ötürü, geniş kitleleri hedefleyen endüstriyelleşmiş bir kütürdür.

Şunu açıkça ortaya koymalıyız ki birey, medyanın ve toplumsal pratiklerin dilde ve iletişimde kurguladıkları söylem sonucu belli bir mekan ve zamanda üretilen öznedir.

Esasında, kitle iletişim araçlarının toplumsal yaşam üzerindeki etkileri kurulu düzenin yansımasından başka bir şey değildir. Hiç kuşkusuz günümüz toplumlarında ekonomik ve siyasal iktidar, kendisini gündelik yaşamda konumlandırmasını, hegemonyasının devamını, herhangi bir zora, şiddete başvurmadan popüler kültür aracılığıyla gerçekleştirmektedir. Medya işte bu anlamda bir güçtür.

Marshall Mc Luhan'ın "Evrensel Köy" ünün teknolojik olanakların medyada kullanımı doğrultusunda popüler kültür, uluslararası düzeyde oldukça yaygınlaşmış durumdadır. Oldukça açıktır; popüler kültür ürünlerinin söylemi, başka bir yaşam seçeneğinin düşünülmesini engellemektedir. Bu engellemeyi de, egemen toplumsal ve ekonomik ilişkileri destekleyerek, onları haklı çıkararak gerçekleştirir. Şu bir gerçektir ki, popüler kültür kitle iletişim araçlarından bağımsız olarak açıklanamaz.

Söz konusu kültür, bu günkü egemenliğini, kitle iletişim araçları sayesindeki yaygınlığına borçludur. Belki de sorulması gereken, "medya neden popüler kültür yerine yüksek kültür yanlısı değildir" sorusu olmalıdır. Popüler kültür, belli düşünce biçimlerini, yaşam tarzını, dünya görüşlerini etkin hale getirmeye çalışır. Bunu yaparken de gündelik yaşam biçimini oluşturan pratikler ve söylem geliştirir. Bu nedenle de doğal karşılanır, sorgulanmaz.

- Medya bize neyi sunuyor?

Medyanın bize sunduğu gerçek, aslında bir yanılsamadır. Medyanın dili ya da medyanın söylemi, Chomsky'nin vurguladığı gibi, "egemen hegemonyanın kamu ruhuna soktuğu Truva Atı mıdır?" diye sorgulamak gerektiği kanısındayız.

Siyasal erk, egemenliğini sürdürebilmek için ürettiği ideolojiyi, popüler kültür aracılığıyla, bir yaşam tarzı olarak anlamlandırır. Bu gün özellikle televizyon, kültürel simgelerin egemen üreticisidir. Söylemi de, doğal olduğu iddia edilerek üretilen bir söylemdir.

Özetle ifade etmek gerekirse, her biri günümüzün miti olarak kabul gören popüler kültür ürünleri, türleri açısından farklı gibi görünseler de, aslında aynı söylemleri, aynı anlamları içermekte, yaşamı tek biçimlileştirmektedir.

Ayşen Sezer (İÜHA)
237
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.