Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Gitmekle kalmak arasında

Gitmekle kalmak arasında

Tom Waits'in yeni albümü "Real Gone" geçtiğimiz günlerde piyasaya çıktı. Ancak bağımsız bir etiketten çıkan albümün Türkiye'ye gelmesi şüpheli.

Mert Emcan
Radikal İki


Garip bir milletiz. Bazı adamları severiz. Nedeni muammadır. Hatta, zorlasanız ve zorlasak, bütün dünyanın aksine, memleketimizde pop yıldızlığına dahi yükseltebiliriz bu zatları. Mesela Nick Cave. Kafayı Tanrı kavramıyla (tabii ki Batı'nın Tanrı kavramı bu) bozmuş, hafif ölüseviciliğe kaçacak kadar kan düşkünü bir deli olmasına rağmen ayılıp bayılırız ona. Ya da Tom Waits. Güncel müziğin en eksantrik adamlarından biridir, hiçbir yaptığı bir diğerine benzemez.

Ne dediği desen zor anlaşılır. Ama o da, bu ülkede hatırı sayılır bir grup insan için bize Tanrı'nın bir lûtfudur. Yıllardır İKSV'ye ağlanır mesela, bir festivale getiremediniz diye (ve mesela Tom Waits 1987'den beri ilk defa bu sene turneye çıktı. Duydunuz mu Görgün Bey!). Yazdıkları sözler midir bizi bu adamlara bu kadar bağlayan. Zannetmiyorum. Öyle olsa Bob Dylan'ın bu ülkede bir ilah olması gerekirdi. Ama değildir. Ne "cool"luk diyarında ne de müzik dükkânlarında ağza alınmaz diğer ikisi kadar. Peki Frank Zappa veya Captain Beefheart?Hâlâ keşfedilememiş değerler midir buralarda?
Galiba olay görüntü meselesi ile de ilgili.

Yanlış anlamayın; bu abilerin müziğinde iş yoktur gibi terbiyesizce bir şey demeye getirmiyorum. Aksine ben de herkes gibi, belki daha da fazla, bir Cave ve (daha çok) Waits hayranıyım. Ama ilk çekim alanını o imaj yaratmadı mı diye de düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Mesela Cave; gotik bir serserilikten "kara" bir şair olma yolunda hepimiz karizmasına vurulmadık mı? O ipincecik vücudunu saran kara takımların içinden bize sigarasının dumanını üflerken, hepimiz mest olmadık mı?

Ya da Waits; loş caz barların dövmeli, uzun favorili beat piyanistliğinden alemin en kıyak delisi hallerine dönüşmesini hep bir tanrı-insanı izler gibi izlemedik mi? Eğer bu dediklerim doğru olmasa, o zaman Zappa'nın ya da Captain Beefheart'ın ne günahı var? Ya da şöyle sorayım; bu adamları sadece müzikleri için bu kadar seviyorsak, evinizde duran o Mor ve Ötesi albümünün ne işi var? Memleket ekonomisi ve sanatçısına katkı olsun diye mi oradalar?!

Bambaşka bir şey
Ancak bu durumdan kendimi ayrı tutacak değilim. Haliyle de Tom Waits'in yeni albümü "Real Gone"ı dinlerken her şeye rağmen insan kendini albümü sevmeye, söyleyecek güzel şeyler bulmaya zorluyor. Her ne kadar garip şarkılardan oluşsa da. Hatta bazı şarkılar, direk başka şarkıya geçme isteği uyandırsa da. Ama dürüst olmak gerekirse bu muhtemelen Tom Waits'in en zor dinlenen albümü. Kötü olduğu için değil, alışılmadık olduğu için hiç değil (hangi albümü alışıldık ki?!). Sadece, bambaşka bir şey olduğu için. Allahtan, tanım uydurmak zorunda kalmadan Tom abi kendisi yaptığı müzik için bir isim bulmuş; "Kübist Funk". Ve olabilecek en iyi tanımlama da bu. Kesik kesik sesler, birbirini tekrar eden enstrümanlar, vuruşlar, uğultular, metal sesleri, tükürükler, dümdüz çizgiler, geometrik kesitler. Kısaca daha önce olmayan ve bir daha da bir araya gelmesi zor bir ses zincirinin bir arada toplanması bu albüm. Buna örnek arayanlar anında altyapısını blues gitarlarının oluşturduğu 'Baby Gonna Leave Me'ye başvurabilir. Ya da Waits'in tek başına 45 saniye boyunca bir "vokal perküsyon" şovu attığı 'Clang Boom Steam'e. Ya da 'Shake'e, 'Metropolitan Glide'a ve daha nicesine.

Tadından yenmez baladlar
Ama albümde bizim anladığımız ve sevdiğimiz Waits halleri de yok değil. Mesela hareketli bir afro blues şarkısı olan 'Hoist That Rag' son yılların en eşlik edinilesi Waits şarkısı. Tom Waits ile dans edilemez mi? Tekrar düşünün (pardon bunun cevabını "The Black Rider" albümünde 'Russian Dance' ile almıştık!). Bir korsan hikâyesini dillendirdiği şarkıda "Kıyıya çıktığınız anda başlayın ateşe/çünkü her şey mübahtır savaşta ve sevgide" derken acaba kimleri kastediyor olabilir?! Keza, biraz gereğinden fazla sürse de (11 dakika kadarcık!), 'Sins Of My Father'da Waits içinde yaşadığı toplumun vicdanını üzerinde taşıyan bir adam olduğunu gayet net bir şekilde gösteriyor. Öte yandan albümde o eski, tadından yenilmez Waits balladları da yok değil. 'Dead And Lovely' her ne kadar tema olarak bir Cave şarkısına daha yakın duruyorsa da enfes. Keza 'Trampled Rose' Karayipler'den gelen hüzünlü bir aşk hikâyesi hüviyetinde. Ve tabi ki, albümün son şarkısı 'Day After Tomorrow'. Bütün albüme damgasını vuran şarkı bu. Bir askerin ağzından dillendirdiği bu hüzünlü türkü bugünün ve muhtemelen yarının bir resmi gibi.

"Asker ol/Ama hâlâ dökülen bunca kan üstüne ne düşüneceğimi bilemedim" derken kafa karışıklığının ve genel melankolinin sadece bizim üzerimize çökmediğini anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de boğazları düğüm düğüm ediyor.

Budur işte Tom Waits. Bir yandan müziği ve dinleyenin beynini bir oyuncakmış gibi kurcalarken, öbür tarafta sizi kendine hapsedip bütün dünya adına yüreğinizi deşebiliyor. Ya da kendi deyişiyle, "Kimi onun ölüm ilanlarıyla mambo yaptığını söyler, kimi ise buraya aslında hiç gelmediğini. Ve eğer daha büyük bir hikâye anlatabileceğini düşünüyorsan, yemin ederim ki, yalan söylemek zorunda kalırsın". Amin!
Mert Emcan
Radikal İki
288
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.