Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Film gibi bir hayat hikayesi

Film gibi bir hayat hikayesi

64 yıllık hayatına, en az 100 Hollywood filmine konu olabilecek, birbirinden korkunç, dramatik ve inanılmaz olayı sığdırabilmiş bir kadın, Marita Lorenz.

Toplama kamplarında çocuk cesetleri arasında geçen çocukluğu, yedi yaşındayken uğradığı tecavüz, Fidel Castro'yla yaşadığı aşkın ardından devrik bir diktatörün metresi olması ve polis müdürleri, mafya şefleriyle girdiği diğer gönül ilişkileri, küçücük çocuğuyla Yağmur Ormanları'na bırakılması, sonra CIA'nın ''ölüm meleği'' olarak beş bin erkeğin arasında her türlü kirli işe bulaşması, hepsi dehşet dozu fazla kaçmış bir masalı andırıyor. Yani bizim gibi sıradan insanların, ''Canım bu kadarı da fazla. Bari biraz inandırıcı olsaydı!'' diyeceği türden.

Ancak masal değil, İletişim Yayınları tarafından ocak ayında Türkçesi yayımlanacak ''Sevgili Fidel/ Hayatım, Aşkım, İhanetim'' adlı kitabı hazırlayan Wilfried Huismann, onun anılarını belgelere, fotoğraflara ve tanıklıklara dayandırıyor. Sonuçta -garanti ederim ki- akıllara durgunluk verecek bu hatıraları okurken, cesur ve yaralı bir kadın-çocuk göreceksiniz karşınızda. Onu sevecek ya da nefret edeceksiniz. Ama ''casusluk nedir, günümüzde nasıl icra edilir'' gibi sorularınız varsa, onlara cevap bulacağınız gibi, Fidel Castro'nun insani hallerine tanık olacaksınız. Bir de, uçaktan attığı ''Kahrolsun Fidel'' yazılı bildirilerin arkasına ''Seni seviyorum Fidel'' de yazabilen bir kadının aşkına...

Marita Lorenz, adı sonradan casusluk skandallarına karışacak Alman bir deniz subayıyla, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra CIA için çalışmaya başlayan eski bir Broadway yıldızının kızı olarak, 18 Ağustos 1939'da Almanya'nın Bremen kentinde doğar. Çocukluğu, kimi evine de isabet eden bombalar altında, toplama kampında tıbbi deneylere maruz kalarak, ölmüş çocukların elinden aldığı yiyeceklerle beslenerek geçer. Savaş biter, sağ salim ailesine kavuşur ama bu kez neşeli bir doğumgünü partisi sırasında, arkadaşının babasının tecavüzüne uğrar. Henüz yedi yaşındadır.

1950 yılında, annesiyle birlikte ABD'ye taşınır. Ama aklı, sık sık binip seyahate çıktığı, izin alamadığında kaçak olarak bindiği babasının gemilerindedir. Genç kızlığa doğru ilerlerken, en mutlu olduğu yer geminin direğindeki sepettir; gökyüzüyle Kuzey Denizi dalgaları arasında iki yana salınmaktan daha büyük bir özgürlük tanımaz. Cumhurbaşkanları, prensler, bakanlarla birlikte seyahat ettiği bu gemilerdeki günleri, hayatının en saf zamanlarıdır. O seyahatlerden birinde tanışır Fidel Castro'yla. 1959 Şubatı'nda, Küba'da Batista rejimi henüz devrilmişken...

Küba'nın kraliçesi
Babasının kaptanı olduğu Berlin adlı gemi Havana açıklarında demirliyken, gemiyi görmek ve bir bira içmek üzere adamlarıyla gelmiştir Fidel. 20 yaşında, henüz hiçbir erkekle öpüşmemiş güzel kız, onun beyaz teninden, dalgalı, siyah saçlarından, insanı delip geçen bakışlarından etkilenir. Genç Castro o gün babasına, komünizmle ilgisi olmadığını, yalnızca ''insani'' bir devrim yaptığını, Washington'daki ''ağabey''in de onu Sierra Maestra dağlarındayken desteklediğini anlatır. Ayrılırken gizlice öpüştüğü Marita'ya ise, ''Gel benimle Küba için çalış, ben Küba'yım ve sen de Küba'nın kraliçesi olacaksın'' der. Bununla kalmaz, Marita'yı almak üzere New York'a bir uçak gönderir.

Marita, silahlı adamlarla dolup taşan Havana Hilton'un 24. katına götürüldüğü andan itibaren onun sevgilisidir. Bir nevi altın kafes hayatı yaşarken, ''aşk mahkumu'' olduğunu düşünür ve mutludur. Bir keresinde gizlice indiği lobide ''Demek onun yukarıda gizlediği küçük yılan sensin'' diyen Ava Gardner'den tokat yese de. Daha sonraları annesinin ''CIA emriyle'' iddia edeceği gibi, zorla orada tutulmamış; kendisini İsa'ya benzeten, fırsat buldukça oyuncak tanklarla oynayan Fidel'i sevmiştir. O doğacak çocuklarının heyecanını yaşarken, Amerikan hükümetinden ekonomik yardım alacağından emin olan Castro, hayal kırıklığına uğramaktadır.

Kötü adamlar bundan sonra devreye girmeye başlar. Önce ''birileri'' hamileliğinin 7. ayında, sütüne uyuşturucu katarak onu bayıltır. Uyandığında karnı yassı ve boştur, üstelik aşırı kanaması vardır. Bunu ona Fidel'in mi, düşmanlarının mı, yoksa CIA'nın mı yaptığı hiç kesinleşmez. Tıpkı çocuğun kürtajla alınarak öldürüldüğünün ya da doğup Fidel Castro'nun gözetiminde gizli tutulduğunun da kesinleşmemesi gibi. O çocuğunun yaşadığına inanır, çünkü yıllar sonra, yeniden görüştüklerinde Fidel, ''Bunu ben yapmadım. Operasyonu yapan doktoru kurşuna dizdirdim, ayrıca çocuğumuz yaşıyor'' demiş, genç bir erkeği de oğlu olarak tanıştırmıştır.

Çocuğunu kaybetmiş, ölümle pençeleşen bir olarak terkeder Havana'yı. Sonraki günler Amerikan gazetelerindedir; annesinin, Fidel'in kızına tecavüz ettiğine dair görüşleriyle. Ona göre, ''tamamen Amerikan okurlarının zevkine uygun'' makaleler yayımlanır, tecavüzün ayrıntılarını anlatan. Bunalıma girer. Bu arada yavaş yavaş Küba'ya karşı görevlendirilmiş CIA ajanlarıyla tanıştırılmaya başlanır. O günlerde en sık aklına gelen çocukluğundaki tecavüzdür; yine kullanılmakta olduğunu düşünür. Yine de beyin yıkama seanslarına yenik düşer. Bir yandan Fidel'i özlerken, bir yandan da onun şeytan olduğuna inandırılır.

Fidel'in yatak odasında bu kez öldürmek için
Askeri bir eğitim programından sonra, Florida'da Kübalı sürgün ve paralı askerlerden oluşan beş bin erkeğin arasındaki tek kadın olarak kendi kimliğini unutur. Ardından çorap söküğü gibi gelir, cinayetler, mafyayla ilişkiler, para ve uyuşturucu transferleri gibi bir sürü kirli iş... Ama sadece ona saklanmış bir görev vardır: Fidel'i zehirli haplarla öldürmek! 1960 baharında bir gün, Miami-Havana uçağındadır. Arkasında görünmez bir orduyla, yapayalnız. Duyguları sürekli oradan oraya savrulur ama sonunda, ölüm haplarını tuvalete attıktan sonra, kendi kendine söylediği şudur: ''Tarih kendi istikametinde aksın. Benim savaşım değil bu.''

Castro, ''Beni öldürmeye mi geldin?'' sorusuyla karşılar onu, hatta tabancasını uzatarak, ''Hadi öyleyse, vur bakalım'' der. Vuramaz. Sonrasını şöyle anlatır: ''Bir ara yan yana uzanmış ve birbirimize sarılmıştık. Kısa bir süre sonra sevişmeye başladığımızda, aslında onu öldürmek üzere burada olduğumu hatırladım. Ne saçmalık! Bu yalnızca bir yetenek israfı olurdu!''

Lobiden ağlayarak çıktığı için, elinde gazete tutan CIA ajanı Fidel'i öldürdüğünü düşünür. Oysa o kırılan kalbine ağlamaktadır. Miami'de onu bekleyense öfkeli bir kalabalık ve günlerce sürecek sorgudur.

Bir daha sivil hayata dönemez. Zaten paralı askerler ailesi olmuştur. Eğlenceleri de yerindedir; ''Ulusal Güvenlik'' adına mümkün olan tüm yasadışı işleri yaparak, silah ve tekne çalarak, çılgın partiler düzenleyip, -gerektiği zaman- insan da öldürerek. Kamuflaj, öldürme teknikleri, patlayıcı maddeleri kullanmak, sualtı sabotajları, silah hırsızlığı, keskin nişancılık... Florida'da ''kanun'' onlardır. O da bir nevi Jane Bond. Duygularını katı askeri kurallarla, Fidel'e aşkını, CIA dolarlarıyla dolu kalın zarflarla bastırır.

Ama şöyle bir ajandır: Üzerinde ''Kahrolsun Fidel, fabrika ve köprüleri kundaklayın, halka ekmek ve özgürlük'' yazan bildirilerin -yapabildiği kadarının- arkasına ''Fidel seni seviyorum, senin Alemana'n'' yazan ve Havana semalarından diğerleriyle birlikte atan... Yıllar sonra bunu Fidel Castro'ya anlatıp, onunla birlikte kahkahalarla gülen...

Savrulmaları öyle böyle değildir: Sonraki sevgilisi, ''İkinci Diktatörüm'' dediği Marcos'tur. Venezüella'nın ABD'ye kaçmış ve Küba'da karşı devrim hareketine para akıtan işkenceci başkanı General Marcos Perez Jimenez. Kızıyla birlikte, onu Yağmur Ormanları'nın ortasında bir kabilenin içine bırakan General'i devirenler; aylar sonra kurtaran annesidir. Sonraki sevgililerinden FBI ajanı olanla evlenir. Hayatına giren erkekler, sürekli birbirini kıskanır: Fidel Castro, kendisini öldürmek istemesini bile affedebilir ama ''o dazlak kafalı, yağlı bücür faşist''le birlikte olmasını affetmeyecektir. Marcos, Fidel'in adı geçtikçe delirir, FBI şefi, ''ajanlık icabı'' flört ettiği Rus diplomatla onu basar ve deşifre olmasına neden olur.

Sıçanlar ve senatörün odasındaki keçi
Daha bitmedi. Defalarca çocuklarıyla birlikte öldürülmek istenir. Kennedy cinayeti failleriyle, cinayetin işlendiği günlerde Dallas'ta olduğu için sorgulanır. Pratikte çoktan ölmesi gerekir aslında; Ama ''hasımlarını tanıdığı için, daima bir adım önde''dir. Bir ''kılıç artığı''dır o. Daha çocukken kafasını suyun içine soktuklarında, nefes almayı nasıl sürdüreceğini öğrenmiştir.

Bunca vahşi CIA hikayesi arasında, komik anıları da vardır. Doğu Bloku ülkelerinin diplomatlarına karşı kurdukları ve tıkır tıkır işleyen ajanlık ağının sıçanlar yüzünden deşifre olması ya da CIA'nın öldürme girişimlerinden kurtulmak için görüşmeye gittiği senatörün makamına kimseye bırakamadığı keçisiyle girmesi gibi...

Kübalı mültecilerin kaldığı kampta, kendi ''kişisel Vietnam''ını da yaşadıktan sonra, 15 eski CIA ajanıyla basının önüne çıkıp vicdan muhasebesi yapar. Böylece çeker Hollywood'un ilgisini. Sinema yönetmeni Oliver Stone'un ''Bundan sonra ne yapacaksın?'' sorusuna verdiği cevap şudur: ''Hiçbir şey. Çünkü yanlış eğitim aldım. Senin yatını havaya uçurabilir, seni öldürebilirim, evini yerle bir edebilir ya da tepeden tırnağa alıcılarla donatabilirim, ama bunun dışında hiçbir şey yapamam.''

Şimdi Queens'deki küçük dairesinde, sosyal yardımla yaşıyor ve ''Fidel'le karşılaşmamdan sonra, hayatım bir daha terk edemediğim, hızlı bir uçuş pistindeymişçesine aktı. Bu yüzden şöyle derim bazen, Fidel tüm hayatımın içine etti'' diyor. Bir yandan da onu özlüyor. Hissettiği her şeyi söylediğinde ağlayacağını sanıyor: ''Ah Fidel, 1959 Nisan'ında New York'taki hayvanat bahçesinde, elini parmaklıklardan sokmuş ve hiçbir şeyden korkun olmadığını göstermek için, aslanı okşamıştın. Şimdi sen kendi kendini hapsettin ve parmaklıklar ardında bir aslan oldun.''
(Hürriyet Pazar)
379
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.