Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

"Bazen spor basınından utanıyorum"

"Bazen spor basınından utanıyorum"

Takım tutmayan tek spor yazarı, Radikal'in spor müdürü Yiğiter Uluğ'u daha yakından tanıyın. "Bazen içinde yer aldığım için spor basınından utandığım anlar bile oluyor. Ama her şeye rağmen yüz ağartıcı işler, çok seyrek de olsa oluyor."

Fatih Akyel tam Fenerbahçe'ye transfer olduğu sırada inanılmaz ağır, bugün bakınca adaletsizce saldıran bulduğum bir yazı yazmıştım. Arkasından konuştuğu kulübe transfer olan o futbolcu hakkında... Haftalar sonra Yiğiter Uluğ'un aynı konuya değinen yazısını okudum: Nasıl öfkesiz, nasıl uysal ama benim de düşündüklerimi paylaşan bir yazıydı. Yiğiter'e "Demek ki daha büyüklerimizden öğreneceğimiz çok şey varmış," diye bir e-posta attım.

Onun çoktandır futbol yazılarını topladığı bir kitap üzerinde çalıştığını biliyordum. İlk etapta seçilen yazıların arasında o Fatih Akyel yazısı yokmuş, sonradan eklemiş...

Hatice'ye Mektuplar; Yiğiter Uluğ'un bir spor yazarı olarak neticelerin büyüsüne kapılmaktan uzak durduğu yazıları, İletişim'den çıktı nihayet... Çoğunu okumuş olsam da, en sevdiğim spor yazarının (tabii kendimden sonra!) satırlarını bir kez daha, bir gece içinde hayranlıkla yeniden okudum...

<>Belli tiraja sahip gazetelerde çalışmak, spor iktidarında olmamak bir tercih mi sizin için?
Hayattaki önceliklerle bağlantılı bu. Hiçbir zaman benim önceliğim para ya da iktidar olmadı ki! Yaptığım işten keyif almak istiyorum. Mesela Radikal Futbol benim "İyi ki yaptım," dediğim işlerden biri. Biliyorum ki büyük bir gazetede böyle bir iş yapamazdım.

Sizin alanınızda asıl iktidar zevk vermez mi?
Belki bende bir terslik var! Ama bana vermiyor. Daha anlaşılabilir olmak çok önemli. Halbuki çok satan bir gazetede bütün söylediklerim yanlış anlaşılacak.

Hayattaki önceliğiniz spor muydu?
22 yaşında hayatla başbaşa kalmış bir adamım ben. Diş hekimliği fakültesini
bırakıp sosyoloji okuyacağım dediğim anda aileme, "Bundan sonrası sana ait," dediler. 1984 yazıydı. Bir bavuldan başka hiçbir şeyim yoktu. Sonra da annem ve üvey babamla görüşmedik.

Çok şehirlere bölünmüş bir çocukluk muydu?
İzmir, Bursa, üniversitede de İstanbul. Öz babamın memuriyetinde Van, Bitlis gibi şehirler de var... Para kazanmak için bir şey yapmak zorundaydım ve sadece İngilizce biliyordum. Elim kalem tutuyordu o zamanlar; şiir falan yazardım. Çevirmenlik yapmaya başladım. Milliyet Sanat'ın genç şairler antolojisinde şiirim falan yayımlanmıştı.

Yazmaya başladıktan sonra başka bir alana geçmek istemediniz mi, olanak mı doğmadı?
Tesadüfler de rol oynuyor. Siyaset de yazabilir miydim? Bir süre Nokta'nın, Söz'ün dış haberlerine yardımcı olmuştum ama öyle bir hayalim olmadı. Spor hep daha fazla cezbetti.

Spor üzerine yazmak daha kolay olduğundan mı acaba?
Doğru, ama Türkiye'de kolay fikir beyan edilen o kulvarı tercih etmedim. Popüler bir spor yazarı değilim. Yazdığım yazılar herkes için değil. Klasik spor yazarı formatında kalmak istemedim. Okuduğum adamlar gibi yazabilmek daha önemliydi benim için; İngiliz, Amerikan spor yorumcuları gibi. O öykücülükte olunabilir mi, bunun Türk karşılığı var mı diye düşünüyordum.

Takım tutmuyorsunuz. Bu mesleki açıdan sağlıklı bir şey mi?
Tabii ki. En azından bir mesafe sağlıyor. Biraz daha soğukkanlı olmayı sağlıyor. 'Politically correct' olabiliyorsunuz. Asla bir takımı aşağılamamak, onların canını acıtmayacak ifadeler kullanmak konusunda çok hassasımdır. Etrafımdaki insanların da bu işe derinlemesine girdikçe eski taraftarlık dozlarından sıyrıldıklarını görüyorum...

Spor basınını seviyor musunuz?
Bazen içinde yer aldığım için utandığım anlar bile oluyor. Ama her şeye rağmen yüz ağartıcı işler, çok seyrek de olsa oluyor. NTV'nin spor yayıncılığını alkışlamak lazım. Yazılı basında her şeye rağmen ayakta kalan, direnen, bu çamura bulaşmamakta kararlı imzalar var. Onların arasına kendimi de koyup sevdiğim işi yapıyorum. Bana ufuk açan bir iş.

Hakikaten içinde yer alıyor musunuz spor basınının?
Başkanlarla Bebek Balıkçısı'na gitmiyorum. Futbolcu transferi de yapmıyorum, bunun gazeteciliğin içinde yer aldığına da inanmıyorum. Spor yazarı, antrenör, yönetici arkadaşlarım var ama bu insanlarla bazen hiç spor konuşmadığımız akşam yemekleri yiyebiliyoruz. Bir Galatasaray-Fenerbahçe basketbol maçının üç gün öncesinde, Galatasaray menajeri, Fenerbahçe menajeri, o maçı yönetecek hakem hep birlikte Beşiktaşlı bir restoran sahibinin Kumkapı'daki yerindeydik. Herhangi bir fotoğraf "İşte bunlar anlaşmış" dedirtebilirdi. Biz ise maç dışında her şeyi konuştuk.

Sıkılmadınız mı bu işlerden artık?
Bu tehlikeli bir soru! Ben bir yerde iki seneden fazla çalışmamış biriyim. İki seneyi geçtik Radikal'de. Şöyle bir özelliğim vardır; kuruluşta bulunurum, güçlüklerin göğüslenmesinde çok çalışkan ve enerjiğim ama her şey rayına oturduktan sonra ve belli bir rutinde ilerlemeye başladıktan sonra sıkılırım.

Biraz daha gençken daha mı maceracı olabiliyordunuz?
Doğru, evli değildim! Bana herkes sen salaksın demişti Barcelona'ya giderken. Türkiye'de herkesin olmak isteyeceği, çalışmak isteyeceği bir kanalda, iyi bir pozisyonda, spor servisinin ikinci adamıydım NTV'de. Ve kendimi boşluğa fırlattım.

Çok para kazanıyor muydunuz?
Ev taksidi ödüyordum, yalnız başıma yaşıyordum ve bitiremiyordum paramı!

Niye gittiniz Barcelona'ya?
Öğrenciliğimi doyasıya yaşamış bir adam değilim. İlk başta doğru okula gitmedim, sonra da öğrencilik keyfi yapabilecek vaktim yoktu. Para kazanmak zorundaydım, evlenmiştim. O öğrencilik özleminden belki de.

Barcelona kulübünü merak etmek bahanesi miydi bunun?
İlk ayağımı bastığım gün, yıllar önce, "Bir gün Barcelona'da yaşayacağım," dedim. Ne kadar gerçekleştirebilirdim, bilmiyordum. Kendime bir söz vermiştim. Sonra itiraf etmeliyim ki Simon Kuper'in Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'inden çok etkilendim. Tavırdan; 5 bin pound'a Avrupa'yı bir sene dolaşıp futbol üzerine öyküler yapması çok 'genç' bir şeydi. İnsanın gidecek birden fazla yolu varsa gençtir zaten. Kendimi genç hissetmek istedim.

Ne yaptınız orada?
Sanki üç - dört ay sonra bir dönüş içerecek gibi gözüküyordu. İki ay İspanyolca kursu, üstüne bir atölye çalışması. Sonra da bir ay kadar kalıp kulübü incelemek istiyordum. Keyifli bir şehirdi, güzel bir evim vardı. Bir sene kaldım...

Her güzel şey bir gün biter, değil mi?
Her şeyi geriye sarsak, yeniden Barcelona'da olsam ve o kadar para kazansam belki biraz daha uzun tutmayı deneyebilirdim. Ama uzatmak için çok bir şey yapmadım. Aksine 2001 Basketbol Avrupa Şampiyonası'nın organizasyonu bana önerildiğinde eteklerim zil çalarak döndüm. Vatanım için bir şey yapacağım ya...

Şimdi kendinize hayret ediyor musunuz: Evli, Anadolu yakasında yaşayan ve çocuklu birisiniz...
Bu bir yaşlılık hali. En azından orta yaşlılık hali! Çok üzerinde durmuyorum ama yakından tanıyanlar şaşırıyor. Ama bu da benim seçtiğim bir şey. Hayatımı çok tesadüflere bağlı yaşamış gibi görünüyorum ama ne istediysem yaptım.

Neticeye değil haticeye bakmayı ne zaman öğrendiniz?
Hep... Belki bir tür loser'lık da denilebilir ama çocukken de kaybeden tarafı anlamaya çalışırdım.

Peki son olarak: Lucescu mu Terim mi?
Kitapta da yazılar var bununla ilgili: Lucescu gibiler.

HINCAL ULUÇ'UN ÇÖMEZİ

"Bize öğrettiklerini kendisi uygulamıyor"

Son günlerde çok bahsedilir oldu çeşitli köşelerde, kitabın önsözünden anlaşıldığı kadarıyla siz de Hıncal Uluç'un çömezlerinden biri misiniz?
Son zamanlarda çok yazılıp çizildi, çömez suçlama olarak kullanıldı ama ben bütün bunlardan çok önce yazmıştım önsözü. Böyle bir şeye rastlayacağını da nereden tahmin edebilirdim! İnkar edemeyeceğim bir şey var: Gazeteciliğe Hıncal Uluç'un yanında başlamışım. Üstelik kitaptaki yazılarımın çoğunda onunla ters düşen, tartışan, bugünkü çizgisiyle ondan öğrendiklerim arasındaki farkları ortaya koyan satırlar var. Ben çırak olarak burada duruyorum ama usta başka yerlere gitmiş durumda.

Peki 'Hıncal Abi'niz mi?
Öyle diyorum evet, Hıncal Abi derim.

Konuşur musunuz hâlâ?
Onunla konuşmak kolay değil. Aynı yerde çalışmayınca görüşmemiz zor oluyor. Çok telefonla konuştuğum falan bir insan değil. Zaten garip bir programlaması vardır. Sabahtan öğlene kadar yazı yazar, o sırada telefon bağlatmaz, ondan sonra da işten çıktığı için bulunmaz. Cep telefonu ya şoföründe ya korumasında olur, evini aradığınızda telesekreteri çıkar
"Adınızı bırakmazsanız asla bu telefon açılmayacaktır," der. Hıncal Uluç'sal birtakım bariyerlerle çevirmiştir hayatını.

Bir şey destekleniyorsa onun tam karşısında yer almayı mı öğrendiniz ondan?
Onu çok aldığımı söyleyemem aslında. Belki onun kadar cesur ya da cüretkar değilim. Ama temel gazetecilik ilkelerini almak bakımından onunla doğru zamanda ve doğru yerde karşılaşmışım. Bugün ise o bize öğrettiklerinin büyük kısmını kendisi uygulamıyor. İmamın dediğini yap, yaptığını yapma gibi...
(Radikal)
339
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.