Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Atatürk'ün son dakikaları

Atatürk'ün son dakikaları

Mustafa Kemal Atatürk 8 Kasım 1938'de geçirdiği krizin ardından 30 saatlik bir komaya girdi. Son sözü 'Aleykümesselam' oldu. Ölmeden hemen önce yaptığı baş hareketi askerce bir selam gibiydi.

Güncellenme tarihi: 09.05.2014
66'ncı yılda... Atatürk'le demokrasi "Ben de bir insanım" Hasan Rıza Soyak Toplumsal Tarih dergisi son sayısında Atatürk'ün ölümüne ilişkin ilginç ayrıntılara yer veriyor. Doktorlar Atatürk'ün hastalığının karaciğerden kaynaklandığını geç fark etmiş... 1937 yılının bazı ayları ile 1938 yılının ilk aylarını muhtelif sebep ve vazifelerle Almanya ve İngiltere'de geçirmiştim. İngiltere'de bulunduğum sırada bir gün, Atatürk'ün aniden hastalandığını, muayene ve tedavisi için Fransa'dan bir profesörün getirtildiğini duydum. Gerçekten bir müddetten beri sağlık durumu pek iyi değildi; icabında yorgunluk eseri göstermeyen, o sağlam vücutlu ve demir iradeli o Büyük Adam'ın son zamanlarda pek çabuk yorulduğunu ve bunu gizleyemediğini, hayretle karışık bir üzüntüyle görüyorduk. Sık sık ateşleniyor, hastalanıyor, günden güne zayıflıyordu, ara sıra burnu da kanamaktaydı. Bundan başka ayak ve bacakları ile vücudunun başka yerlerinde vakit vakit kendisini çok rahatsız eden kaşıntılar olduğundan şikâyet ediyor, bilhassa sol bacağının kasık ile dizkapağı arasındaki bir nahiyesinde -ki en çok kaşınan yerdi- kendi tabiriyle keçeleşme hissettiğini söylüyordu. Bazen ve en çok sofrada şiddetli bir öksürüğe tutuluyor, dakikalarca adeta soluğu kesilir gibi oluyordu. Atatürk'teki öldürücü hastalığın başlangıcını hemen hemen 1936 senesinin sonlarına kadar geri götürmek yanlış bir düşünce addedilemez; fakat başlangıçta görülen bu ufak tefek delil ve emareleri bir karaciğer kifayetsizliğine bağlamak kimsenin aklına gelmemiş ve bu suretle sevgili Atatürk kendisini bekleyen akıbete doğru gitmiştir. Karnının şişmesine kızdı İstanbul'a vardığım gün Atatürk de, Mareşal rahmetli Fevzi Çakmak ile beraber buraya gelmiş bulunuyordu... O günü Dolmabahçe Sarayı'nda istirahat ederek geçirdi. Fakat ertesi gün akşamüzeri, Florya'ya gitti; avdetinde yolda bir fenalık geçirmiş, yanında bulunanlar bunu bir kalp krizine benzetmişlerdi. Vaziyeti derhal Neşet Ömer İrdelp'e bildirdik. Ertesi gün doktorla beraber yatak odasına gittiğimiz zaman kalkmış, tıraş olmuş, banyo yapmış, giyinmek üzere idi; sokağa çıkmaya hazırlanıyordu. Aynada karnını biraz şişkin görmüş, sinirlenmişti. O, atlet vücudunun deforme olmamasına çok dikkat ederdi; hizmetinde bulunanlara, ertesi sabah için bir masajcı çağırmalarını tembih ederken, bize de karnını göstererek: "Bunu eritmek lazım!" dedi. Profesör müsaade rica ederek, kalbinin ve karnının muayenesine koyuldu; daha ilk temasta yüzü karışmış, telaş eseri göstermeye ve terlemeye başlamıştı. Bu halin Atatürk'ün gözünden de kaçmadığını fark ettim. Profesör muayenesini bitirince doğruldu ve birkaç gün istirahat etmelerini istirham etti. Atatürk hiç itiraz etmedi. Giyinip sokağa çıkmaktan vazgeçti. Üstünü değiştirip uzandı. Yatak odasından çıktıktan sonra doktorun yüzüne baktım; müteessir ve endişeliydi: "Dünkü krizin kalp ile alakası yok. Bu, tamamen karaciğere aittir, bizde buna rüzgardan sonra yağmur derler. Maatteessüf karnı su toplamaya başlamıştır" dedi. 23 Temmuz 1938 günü yatla (Savarona) Florya ve Boğaz'a doğru bir gezinti daha yapıldıktan sonra, kendisinin de muvaffakatiyle verilen karar gereğince bir gece yarısı sessizce Dolmabahçe Sarayı'na nakledildi. Bundan sonra büyük hastamız -eski tabirle- tam 'esiri fıraş' bir halde yaşamaya başlamıştı. Yalnız yatak odasının hemen karşısındaki banyo dairesine gitmek için yataktan çıkıyor ve oraya kadar yavaş yavaş yürüyordu. Sonraları yorulmaması için bundan da vazgeçirilebilmiş, banyoya tedarik edilen lastik tekerlekli bir araba ile gitmeye ikna edebilmiştik. Aziz hastamızın yorgunluk ve halsizliğiyle beraber, karnındaki asit de günden güne çoğalıyor, göğsüne doğru yaptığı tazyik ile rahatça nefes almasını bile güçleştiriyordu. Bu yüzden çektiği ıstırabın, dayanılamayacak bir dereceye geldiği, her halinden belli oluyordu. Bunun üzerine hükümetçe dışarıdan karaciğer hastalıkları üzerinde milletlerarası şöhret yapmış birkaç mütehassısın daha celbedilmesine karar verildi ve Berlin Tıp Fakültesi İkinci Dahiliye Direktörü Prof. Von Bergman ile Viyana Tıp Fakültesi'nden Prof. Eppinger davet edildi. Profesörler birkaç gün içinde İstanbul'a geldiler. Hep beraber yapılan konsültasyon neticesinde toplanan suyu karnı delmeden idrar yoluyla bertaraf etmek için civalı müdrir kullanılmasına karar verildi. Tecrübe mahiyetindeki bu tedavi, tatbik edildiyse de mateessüf beklenilen neticeyi vermedi. İkinci kez su alındı Bir gece hafif bir dalgınlık da geçirmişti. Ertesi sabah bize: "Ben dün akşam sanki başka bir insan olmuştum, bütün hatıratımı unutmuştum. Bazı isim ve kelimeleri de hatırlayamıyordum. Hasılı ben dün akşam hasta idim" demişti. 16 Ekim 1938 Pazar günü öğleden sonra biraz hava almak üzere şehir içinde bir gezintiye çıkmıştım, saraya avdetimde herkesi telaş içinde buldum. Atatürk fenalaşmıştı, saat 14.30'u gösteriyordu. Aziz hastamızın artık iştihası büsbütün kesilmiş, zaafı çok artmıştı. Karnındaki mayi süratle çoğalıyor, göğsünü ve kalbini tazyik ediyor, nefes almasını güçleştiriyordu, dayanılmaz bir ıstırap içindeydi. Açıkça görülüyordu ki hastalık son safhasına girmiş ve herhalde ikinci defa su almak zarureti belirmişti; kendisi de bunu ısrarla talep etmekteydi. Yalnız doktorlar ölümü tesri edeceğini bildikleri için bu ameliyeyi mümkün olduğunca geciktirmek istiyorlardı; fakat buna imkân bulamadılar. Atatürk 7 Kasım 1938 Salı sabahı kendilerine daha fazla dayanamayacağını, suyun derhal alınmasını kati bir lisanla ifade etti... Sayın Prof. Nihat Reşat Belger, sahneyi şöyle anlatıyor: "Atatürk su çekme esnasında suyun hepsinin çekilmesini ısrarla emrediyordu; bizlere 'Kaç litre var, mutlaka sayın' diyordu. Sayan bendim ve her yarım litreyi bir sayarak on iki litre yerine hakikatte altı litre su çekmiş bulunuyorduk. Fakat bu tedbire rağmen nihai koma yedi, sekiz saat sonra başgösterdi." Ponksiyondan sonra, ateşi biraz yükselmiş olmakla beraber, epeyce rahatlamış, akşam saat 20.00'den, gece yarısına kadar sakin uyumuştu. Son kriz ve koma 8 Kasım 1938 günü çok yorgun olmakla beraber sakindi. Doktorlar sırayla yanına geliyor, icap eden tedaviyi yapıyorlardı. Saat 18.30'da Atatürk'ün yeniden fenalaştığını haber verdiler. Nöbetçi doktor Abrevaya ile o sırada yetişen Prof. Neşet Ömer İrdelp kendisine yine bir taraftan bazı ilaçlar enjekte etmeye, bir taraftan da buz parçaları yutturmaya başladılar. Bir aralık sağında bulunan tuvalet masası üzerindeki saate baktı; herhalde iyi göremiyordu ki bana sordu: "Saat kaç?" cevap verdim, "7.00 efendim." Aynı suali bir- iki defa daha tekrar etti, aynı cevabı verdim. Biraz sükûnet bulunca yatağa yatırdık; başucuna sokuldum: "Biraz rahat ettiniz değil mi efendim?" diye sordum. "Evet" dedi. Arkamdan Neşet Ömer İrdelp yanaşıp rica etti: "Dilinizi çıkarır mısınız efendim?" Dilini ancak yarısına kadar çıkardı. Dr. İrdelp tekrar seslendi: "Lütfen biraz daha uzatınız!" Nafile! Söyleneni anlamıyordu, dilini uzatacağı yerde tekrar tamamen çekti, başını biraz sağa çevirerek Dr. İrdelp'e dikkatle baktı ve 'Aleykümesselam' dedi, son sözü bu oldu ve ikinci ponksiyondan tam 30 saat sonra komaya girdi... 1938 yılı Kasım ayının 10. günü saat 9.00. Türk vatanının kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu, eşsiz inkılapçı ve beşerin müstesna evladı büyük insanın fena âleminde ancak beş dakikası kalmıştır; gözleri kapalıdır, göğsü mütemadiyen inip çıkmaktadır. Odada ve bütün sarayda derin ve ruhani bir sükût hüküm sürüyor. Sağ tarafta başucunda operatör Mim Kemal Öke duruyor, Dr. Kamil Berk başını onun omzuna dayamış hıçkırıyor... Prof. Akil Muhtar Özden kendisinden geçmiş, odanın içinde telaşlı adımlarla durmadan dolaşıyor; hem ağlıyor, hem de mütemadiyen 'Aman yarabbi!' diye mırıldanıyor. Ben yatağın sol tarafından duruyorum; yanımda Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe var. Bütün duygularım donmuş halde, o güzel, o nurlu çehreye dalmış bakıyorum. Hazin sessizlik içinde kulağıma yalnız Dr. Mehmet Kamil ve Prof. Akil Muhtar'ın hıçkırıkları çarpıyor. Saat tam 9'u 5 geçiyor. Birdenbire gözleri açılıyor, dikkat ediyorum: Gök mavisi gözlerinde hâlâ bildiğimiz çelik parıltıları ışıldamaktadır. Bir an sert bir hareketle başını sağa çeviriyor. Bana öyle geliyor ki, bu hareketiyle etrafındakilerin şahıslarında ilahi bir aşk ile bağlandığı ve aziz milletini son defa askerce selamlamaktadır. Birkaç saniye sonra o azametli varlık, milletinin kalp ve idrakiyle beşer tarihindeki ölümsüz hayatına göçmüş bulunuyordu. Ben hıçkırıklarımı zapt edemedim; yatağa dönüp diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım, öptüm ve yüzüme sürdüm. Bu sırada operatör Mim Kemal gözlerini kapatıyor, Mehmet Kamil de çenesini bağlıyordu. Yerimden kalktım, yapılacak vazifelerim vardı: Gözyaşlarımı sildim ve odadan çıktım. (Radikal)
393
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.