Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Almanya'nın gurur duyduğu Türk yazar

Almanya'nın gurur duyduğu Türk yazar

17 yaşında gittiği Almanya'da, edebiyatın devlerine verilen dahil, sekiz ödül alan Emine Sevgi Özdamar'ın sadece bir kitabı Türkçeye çevrildi.

Türkiye Emine Sevgi Özdamar'ı sadece 1993'te yayımlanan romanı 'Hayat Bir Kervansaray İki Kapısı Var, Birinden Girdim, Birinden Çıktım'la tanır. Çocukluğu Türkiye'de geçen, tiyatro tutkusunun peşine takılıp gittiği Almanya'da yazarlığa da soyunan ve daha ilk romanıyla sonradan öğrendiği bu dilin ustaları arasına giren birisi Özdamar. 'Hayat Bir Kervansaray' yayımlanmadan Almanya'nın en önemli ödüllerinden Ingeborg Bachmann'ı kazandırarak ona büyük ün getirmişti. Ardından başka romanlar, oyunlar da yazdı; sayısız oyunda, pek çok filmde rol aldı. Şimdi de bu çok yönlü sanatçısını ülkenin en saygın edebiyat ödüllerinden biriyle, Kleist Ödülü'yle onurlandırdı Almanya.

Sevgi Özdamar'a Emine adını Ece Ayhan vermiş. O her zaman kendini iki kültürlü bir sanatçı olarak görüyor. Bir yanıyla alabildiğine Türkiyeli, diğer yanıyla tam Alman. O nedenle Almanya'nın son yıllarda entegrasyona örnek gösterdiği yaratıcı Türklerden biri. 2002 yılında bizzat katıldığı bir okuma gününde Alman Başbakanı Schröder, Özdamar'dan övgüyle söz etmişti. Schröder, 'Yapıtlarının şiirsel dilinden etkileniyorum' dediği Özdamar'ı 'toplumdaki uyum çabamızın en güzel örneği' diye de takdim etmişti.

Emine Sevgi Özdamar için 21 Kasım gecesi, Brecht'in efsanevi tiyatrosu Berliner Ensemble'da düzenlenen bir törenle ödülünü aldı Özdamar. Bu onun sekizinci ödülü. Ama kişisel tarihindeki büyük Alman yazarlarıyla onu aynı platforma çektiği için en çok sevindireni... Sanatçı kimliğinde çok yönlülüğü ve çok kimlikli olmayı somutlaştıran Özdamar'la telefonda konuştuk.

Kleist Ödülü, kişisel tarihinizde nasıl bir yer edindi?
Ödüle adını veren Kleist ve ödülün önceki sahiplerinden Brecht ile Büchner benim için çok önemli. Almanya sokakta yüzü olmayan, tarihi olmayan, hikâyesiz bir ülke gibi gözüküyor. Büchner'in Woyzeck'i, Kliest'in Homburg Prensi' gibi Alman figürleri tiyatroda görüyorsunuz, ama sokakta görmüyorsunuz. Ama Türkiye'de sokakta çok Woyzeck, çok Homburg Prensi görüyorum. Bu yazarlar benim için, kimliğimin oluştuğu ülkenin bir devamı gibiler. Ayrıca ödülün benden önceki sahibi Albert Ostermaier'ın bir dizesi, bir kitabıma esin vermişti. O nedenle de Kleist Ödülü benim açımdan hoş bir tesadüf oldu.

Berliner Ensemble'da yapılan ödül töreni nasıl geçti?
Çok güzel oldu. Çünkü ben 1975 yılında Almanya'ya Brecht'in bir talebesiyle çalışma rüyasının peşinden gelmiştim. Sonra onun baş asistanı ve oyuncusu olarak çalıştım, yani bir rüyayı gerçekleştirdim. Yani Berliner Ensemble benim için başlangıçtı. Onlara 'Dili için yola çıktığım Brecht'in tiyatrosunda bir başka dâhi Alman yazarın ödülünü alıyorum, teşekkür ederim' dedim.

'Hayat Bir Kervansaray', yazarlığınız için bir dönüm noktası mı oldu?
Bu bana ilk büyük ödülümü getirdi: Ingeborg Bachmann. Bu Almancayı zenginleştiren yazarlara verilen bir ödül. O zaman tabii yankı uyandırmıştı anadili Almanca olmayan biri bu ödülü aldı diye...

Ama biz bir tek onu okuyabildik, diğer kitaplarınız neden Türkçede yayımlanmadı.
'Hayat Bir Kervansaray'ın çevirisinden tedirgin olmuş, Memed Fuad'ın 'Bırak yapsınlar' demesiyle izin vermiştim. Ondan sonra da diğer kitaplarım için uygun bir çevirmen çıkmadı. Hem o zamanlar Can Yücel, Memed Fuad ve Ece Ayhan benim yanıbaşımda durmuşlardı, şimdi nereden bulayım onları.

Sonraki kitaplarınız da ilki gibi masalsı yapıtlar.
Benim masal olmuş anıları anlattığım, birbirinin devamı gibi üç romanım var. 'Hayat Bir Kervansaray' anne karnında başlıyor, çocuk gözünden 50'lerin 60'ların Türkiyesi'ni anlatıyor. İkincisi 'Haliçte Köprü' benim 17 yaşım. Berlin-İstanbul arasında 68 hareketine uzaktan da olsa katılan bir kızı anlatıyor. Üçüncüsü, 'Tuhaf Yıldızlar Dünyaya Bakıyor' ise 70'lerde tiyatroda çalışan genç bir kadının Batı ve Doğu Berlin arasında gidip gelişini anlatır. Bu üç roman da bir zamanlar yaşanmış, tamamlanmış ve artık birer masal formuna geçmiş dönemlerin hikâyeleri. Eğer bunların romanlarını yazmazsanız, sadece istatistikler kalacak geriye; o nedenle romanlaştırdım bu yaşananları. Bu romanlar birbirinin devamı gibi diyorum ama, tam da öyle değil; bağımsız da okunabilen kitaplar.

Almanya'da sizin gibi Türkiyeli sanatçıların son yıllarda kazandığı başarı sadece entegrasyonla açıklanabilir mi?
Evet, 60'larda başladı göç. Ama ancak dördüncü kuşak 'Ben gitmem, ben buralıyım' dedi. Yani burada göç beş yıl önce başladı. Göçü kabul etmek önemli... Ama Türkiyeli sanatçıların başarılı olmasında bir de şu var: Almanlarda kültür mafyası yok. Peter Zadek, İngiltere'de yetişmiş Yahudi bir yönetmen. O söyler: Almanlar kıskanç değildir. Eğer çok güzel şeyler yapıyorsan seni severler ve şans tanırlar.

Yaşamak için Almanya'yı, yazmak için Almancayı seçmenizin nedeni ne?
17-18 yaşında bir çocuk olarak geldim ve burada değişik bir dünyanın içine düştüm. Herhalde Türkiye'de kalsaydım farklı sosyal kesimlerden insanları tanımama olanak yoktu. Masallardaki gibi sana diyorlar al sana kırk odanın anahtarı, otuz dokuzunu aç, kırkıncısını açma. Ama açmazsa kahraman zaten olmaz, masal biter. Ben o kırkıncı odanın kapısını açtım, oradan başka odalara girdim, başka kapılar açtım, girmemem gereken odalara girdim... Bu da iyi bir şeydi. İki kapı arasında, ya da iki kültür arasında filan derler, hayır ben aynı zamanda iki kültürün birden içinde oldum. Jean Luc Godard'ın 'İnsan baba vatanına ihanet etmelidir ki aynı anda iki yerde birden olabilsin' diye bir sözü vardı; aklımda kaldı...

Bir de; askeri cuntalar döneminde ben Türk dilinden yoruldum. Sabahları gazetede gördüğüm cinayet haberleri, kelimeleri saklamak zorunda olmak, kitapları yok etmek, onları polisten geri alamamak... Sanki benim kelimelerimin bir sanatoryuma ihtiyacı vardı. Almanca biliyordum ve o günlerde bir Brecht şarkısı bana çok yardımcı oldu: Çok şükür ki her şey çabuk geçer/aşk acısı da aşk da/nerede o dün geceki göz yaşları/geçen seneki kar nerede... Bu şarkı bana bir ütopya verdi. Bir Brecht talebesiyle çalışmak istemem de bir tesadüf değildi.

Nazilerin yasakladığı ödül
Gerçekçi bir sanatın habercisi sayılan ama yaşadığı dönemde (18. yy) anlaşılmayan oyun yazarı Henrich Von Kleist adına konulmuş bir ödül. 20 bin avro para ödülünü de barındıran Kleist Ödülü, 1912 yılında Kleist Vakfı tarafından verilmeye başlandı. 1933'te Nazilerin yasakladığı vakıf, 1965'te yeniden kuruldu ve 1985'te ödülü başlattı. Bugüne kadar ödülü Hans Henny Jahn (1920), Bertolt Brecht (1922), Carl Zuckmayer (1925), Anna Seghers (1928), Alexander Kluge (1985), Heiner Müller (1990), Ernst Jandl (1993) gibi isimler aldı. Ödül jürisi bir edebiyatçıyı seçim için görevlendiriyor ve o kişi kendi inisiyatifiyle ödülün sahibini belirliyor. Bu seneki ödülü Berliner Ensemble'da dramaturg ve rejisör olarak görev yapan Hermann Beil belirledi.
(Radikal)
389
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.