Mahmure

Magazin

Magazin Gündemi

Ağlamak: Duyguların suyu

Ağlamak: Duyguların suyu

Bu nasıl bir kaynak böyle? Duyguların inişi ve çıkışıyla besleniyor, gözlerde buğuya, rahatlatıcı bir sele ya da hıçkırıklara dönüşüyor. Bedenimiz ve ruhumuz bu ıslak temizliğe neden ihtiyaç duyuyor? Araştırmacılar, ağlama davranışıyla ilgi sorulara yanıt ararken şaşırtıcı gerçeklere ulaştılar.

İstatistikler, insanın yaşamı boyunca 95 litre, yani yaklaşık 10 kova gözyaşı döktüğünü söylüyor. Bu veriler, kuşkusuz genel bir bilgi sunuyor. Çünkü konuya ilişkin rakamlar insana ve kültürlere göre değişiyor. Yetişkinler, duygu yoğunluklarını gözyaşına aktarmak için genellikle 19-22 saatleri arasını seçiyorlar. Oturup ağlamaya başladıklarında, kadınlar yaklaşık 5 dakika boyunca 50 damla gözyaşı akıtırken, erkekler olayı nemli gözlerle sınırlı tutmayı tercih ediyorlar. Bir damla gözyaşı 15 miligram ağırlığında. Öyle küçük göründüğüne bakmayın, yarattığı etki çok büyük. Özellikle ağlayan bir ya da bir çocuk, herkesin şefkat ve koruma duygularını harekete geçiriyor. Ancak, bazen ters etki de yaratabiliyor. Araştırmacılar 274 tecavüz olayını mercek altına almışlar ve görmüşler ki; kurban ne kadar çok ağlarsa, suçlu da o oranda saldırganlaşıyor.

Doğuştan gelen
Ağlama, insanın doğuştan getirdiği bir davranış motifi. Avusturyalı davranış bilimci Irenaeus Eibl-Eibesfeldt, yeni doğan bebeklere bant kayıtlarından sesler dinletmiş. Bazı seslere bütün bebekler ağlayarak tepki vermişler. Yine, kör doğan bebekler de, gören bebekler gibi içgüdüsel olarak gülmüş ve ağlamışlar.

Çocuklarda gözyaşı
Çocuk doktorları, yeni doğan bebeklerin ağlarken, yüzde 12 oranında daha çok enerji kullandıklarını belirtiyorlar. Ağlamak için yetişkin insanlar da dikkate değer bir zaman ve enerji harcıyorlar. Bu zahmete katlanmanın mutlaka bir nedeni olmalı değil mi? Var da. Bebekler, gözün kornea tabakasını nemli tutan ve enfeksiyonlara karşı koruyan gözyaşını doğuştan itibaren üretiyorlar. Ama, gözyaşı bezlerine giden sinirler altı haftalık olduklarında olgunlaşıyor. Gerçek gözyaşı dökmeye o zaman başlıyorlar. Bebekler, engel tanımadan ve toplumsal kuralları gözetmeksizin ağlıyorlar.

İhtiyaç duydukları ilgi kendilerinden uzun süre esirgendiğinde, gülme davranışı giderek kayboluyor, ağlama davranışı kalıyor. Yardıma muhtaç bebek için ağlama, önemli bir iletişim aracı. Anne, bebeğinin ses tonunu tamamen içgüdüsel olarak tanıyor ve süt üretimindeki artışla tepki veriyor. Terk edilmişlik duygusundan kaynaklanan ağlamanın, doğuştan gelen bir hayatta kalma stratejisi olduğu düşünülüyor. Tensel temas yaşayamayan bebek, unutulduğunu ya da terk edildiğini sanıyor. Kulakları tırmalayan bir ağıtla ebeveyninin ya da çevresinin dikkatini çekmeye çalışıyor.

Bir başka varsayıma göre, bebekler hayatta kalabilmek için bu yolla kardeşlerini dışlamaya çalışıyorlar. Yeterli besin maddesinin bulunamadığı dönemlerde kardeşler önemli bir rakipti: Anne, bebeğe her ağladığında meme verdiği için, buna bağlı gerçekleşen hormon üretimi, yeni bir kardeşe dönüşecek yumurtanın olgunlaşmasını engelliyordu. Ayrıca, eski çağlarda ağlayan bebek çevrede bulunan vahşi hayvanların dikkatini çekeceğinden, susturabilmek için annesi sürekli yiyecek bir şeyler veriyordu.

Yetişkinlerde durum ne?
Peki yetişkin insanları ağlamaya iten şey ne? Akraba ya da arkadaşların ölümü, aşk acısı, ayrılık, kavga, dışlanmışlık gibi acı deneyimler; evlenme, terfi, ödül gibi mutluluklar; müzik, duygusal filmler...

Hayvanlara bakıldığında, onlar bu nedenlerle gözyaşı dökmüyorlar, ama her geçen gün daha çok insan, fillerin ağladığına tanık olduğunu iddia ediyor. Hayvan terbiyecisi George Lewis, kızdığı için Sadie adlı genç filin gözyaşına boğulduğunu söylüyor. Serengeti Ulusal Parkı'nın yöneticisi Dr. Michael Boer, acı çektiklerinde ya da sevindiklerinde fillerin ağladığından emin. "Timsah gözyaşları" deyimi aslında gerçeklere dayanıyor. Yalnız, gözyaşları çeşitli duygusal heyecanlar nedeniyle değil, avını için gösterişli ağzını açtığında ortaya çıkıyor. Bu hareket, gözlerine o kadar büyük baskı yapıyor ki, hayvanın gözyaşı dışarı akmak zorunda kalıyor.

Ağlamak evrensel bir olgu. Her kültür, duygusal gözyaşını tanıyor. Bu konudaki en eski edebi bulguya, Sümerlerin yaklaşık 4000 yıl önce yazdığı Gılgamış Destanı'nda rastlanıyor: Karamsarlığa kapılan Gılgamış'ın nasıl gözyaşı döktüğü ayrıntılı tasvir ediliyor.

Sokrates'ten "ağlama" yorumu
Ağlama konusuna Eskiçağ'da yaşayan bilgeler de açıklık getirmeye çalışmışlardı. Sokrates ile aynı dönemde yaşayan Yunanlı hekim Hippokrates, M.Ö. 5. yüzyılda ağlamanın nedeniyle ilgili şöyle bir tahmin yürütmüştü: "Ağlamanın merkezi beyinde gizli. Gözyaşı dışarı akarken beyindeki fazla sümüksü sıvıyı da birlikte atıyor ve beyni hasta olmaktan koruyor." Dönemin bilimsel bilgilerine göre, insanın karakterini belirlediği düşünülen dört vücut sıvısı (kan, sümüksü sıvı, siyah ve sarı atık) vardı. Bu sıvıların dengesi bozulduğunda insan hastalanıyordu.

İyileşebilmesi için fazlalığın dışarı atılması gerekiyordu. Hippokrates, bu olayı tanımlamak için, "temizlenmek" anlamına gelen "katarsis" kelimesini kullanmıştı. Sümük birikimi olmasa bile, ağlamak yararlıydı. Ne de olsa sürekli gözyaşı üretiliyor ve bunların dar kafatasından dışarı atılması gerekiyordu. Bu düşünce, Avrupa'da geçerliliğini Rönesans dönemine kadar korudu. Bu başarının nedeni, tezin insan fizyolojisiyle uyumlu olmasıydı: Ağlamak da kusmak, dışkı ve idrar atımı gibi işliyordu. Dolayısıyla, neden o da istenmeyen atıkları vücuttan uzaklaştırıyor olmasın? Gerçi gözyaşı diğerleri gibi kötü kokmuyordu, hem zaten duygular kötü kokamazdı ki...

Vücut sıvılarıyla ilgili bu tez, bilimsel çalışmalara 17. yüzyıla kadar temel oluşturdu.1662 yılında Danimarkalı anatomi uzmanı Niels Stensen, kadavra üzerinde çalışırken gözyaşı bezlerini keşfetti. Nihayet, gözyaşının nereden geldiği ortaya çıkmıştı. Ancak ağlama eyleminin nedeni aydınlatılamadı.

Ağlamak sevgiye işaret!
Birçok filozof, bilim insanı ve şair, gözyaşının bir "katarsis", yani temizlik etkisi olduğu fikrinde birleşiyorlardı. Fransız filozof René Descartes, ağlayabilen insanın sevme ve merhamet etme becerisine sahip olduğunu düşünüyordu. Ağlayamayan insanın içi sürekli artan bir nefret ve korkuyla doluyordu. Romalı şair Ovidius, 2000 yıl önce: "Ağlamak, öfkeyi siler", demişti.

Yaşamının son yıllarına doğru duygularla ilgili bir çalışmaya yönelen Charles Darwin, bunu biraz daha modern bir dille ifade etmişti: "Ağlamanın stresi azaltıcı etkisi var." Bir de, yoğun duygular nedeniyle ısınan gözyuvarını serinletici bir görevi vardı. Ancak, Darwin'in "The Expression of the Emotions in Man and Animals" (İnsan ve Hayvanlarda Duyguların Dışavurumu -1872) adlı kitabının yayımlanmasından sadece birkaç yıl geçmişti ki, Sigmund Freud, ağlayarak stresin azaldığı tezini çürüttü.

Acı deneyimler akla gelince ağlanır!
Freud, histeriye bağlı bacak felci yaşayan 19 yaşındaki hastası Mathilde H.'yi hipnotize etmiş ve sorununun nedenine ulaşmaya çalışmıştı. Hastası, baygın bir şekilde, biten bir aşk öyküsünü anlatmış ve sürekli ağlamıştı. Ancak, hemen bir sonraki seansta, hipnoz altındayken bile, bu yıkıcı anıdan söz etmekten kaçınmıştı. Ama, Freud ne zaman konuyla ilgili soru sorsa, kız yine ağlamaya başlıyordu. Aradan bir yıl geçmiş ve Mathilde'nin sorunu yavaş yavaş kendiliğinden çözümlenmişti. Ancak, konu ne zaman bu aşk hikâyesinden açılsa, kız yine ağlıyordu. Sonunda Freud şöyle bir çıkarım yaptı: "Ağlama, yaşanan acı deneyimlerin yeniden hatırlanması nedeniyle ortaya çıkıyordu." Başka bir ifadeyle ağlama, birçok bilim insanının iddia ettiği gibi bir duygu yoğunluğu nedeniyle ortaya çıkmıyordu.

Rus tiyatrocu Konstantin Stanislavskiy (1863-1938) Freud'un bu tezinden öyle etkilenmişti ki, 20. yüzyılın başlarında psikolojiye dayalı rol yapma yöntemini geliştirdi. Kullanımı kısa sürede yaygınlaşan bu yöntem, canlandırılan tiplerin duygularını doğal yansıtabilmek amacıyla, kendilerine ait benzer deneyimleri hatırlamak ve bu yolla ortaya çıkan duygulanımı bedensel anlatıma aktarmak esasına dayanıyordu.

Amerikalı drama öğretmeni Lee Strasberg, bu yöntemi "method acting" (metodik rol sanatı) olarak adlandırdı. Marlon Brando, James Dean ve Marilyn Monroe, 1950'li yıllarda bu yöntemin en ünlü uygulayıcılarıydılar. Freud'un, ağlama ve anılar arasında kurduğu bağlantı, psikoterapi uzmanları arasında da büyük ilgi gördü. Viyanalı psikiyatrist Wilhelm Reich, daha 20'li yaşlarda yeni bir teori geliştirdi.

Buna göre, bastırılan duygular yaşam ilerledikçe kaslar arasında birikerek bir kambur oluşturuyordu. Ve kasları gevşetip, bu anıları bilinçaltından bilinçüstüne çıkaracak bir masaj tekniği geliştirdi. Bu masaja tanık olanlar, masajın uygulandığı kişilerin çığlıklar attıklarını ve yoğun ağlama nöbetleri yaşadıklarını anlattılar.

1950'lerde bilim dalı oluyor
1950'li yıllardan bu yana, ağlamanın sırrını çözebilmek için biyokimya uzmanları da uğraş veriyorlar. Bu çalışmaların sonunda "dakriyoloji" (Yunanca'da gözyaşı anlamındaki 'dakryon'dan geliyor) bilimi doğdu. Bu bilime göre, gözyaşı farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi, "temel gözyaşı". Görevi, kornea tabakasının kurumasını önlemek amacıyla gözün nemli kalmasını sağlamak. Gözyaşı bezlerinde sürekli üretiliyor, ancak yaş ilerledikçe miktarı azalıyor. Çok azaldığı takdirde "göz kuruması" denilen tehlikeli bir rahatsızlık ortaya çıkıyor.

Bir de, örneğin soğan doğrarken, polen, kedi tüyü nedeniyle ya da dumanlı bir ortamda olunduğu zaman hemen yanaklarımıza dökülen gözyaşları var. Bunlara da "alerjik gözyaşı" adı veriliyor. Gözün bir an önce temizlenmesini sağlıyor. "Duygusal gözyaşları" ise üzüldüğümüz, öfkelendiğimiz, korktuğumuz ya da çok fazla sevindiğimiz zamanlarda kendini gösteriyor.

Doktorlar, gözyaşını bir "sıvı sandviç" olarak tanımlıyorlar. Hangi tür gözyaşı olursa olsun, hepsi üç tabakadan oluşuyor. Doğrudan gözyuvarıyla temas halinde olan bölümde, gözü rahatlatıcı etkiye sahip mukoid bir tabaka, ortada minerallerden zengin su, dışta ise mineralden zengin suyun çabuk uçup gitmesini önleyen yağdan zengin bir tabaka bulunuyor.

Gözyaşının kimyası
Kimyasal yapısı, gözyaşının türüne göre değişiklik göstermiyor. Ayrıca, gözyaşı protein ve hormonlar da içeriyor. Minnesota Tıp Merkezi'nde çalışan biyokimya uzmanı William Frey, doğranmış soğan kullanarak kadın ve erkek deneklerden gözyaşı örneği topladı. Kısa süre sonra aynı kişilere, "duygusal gözyaşı" örneği alabilmek için duygusal film izletti. Bütün örneklerde prolaktine rastladı.

Protein yapısındaki bu hormon, bir yandan kadınlarda süt üretimini düzenliyor, öte yandan huzursuzluk, depresyon ve saldırganlığa neden olan stres hormonu görevini üstleniyor. Şaşırtıcı olan, duygusal gözyaşının, alerjik gözyaşına oranla yüzde 25 daha fazla prolaktin içermesiydi. Ayrıca, prolaktin miktarı kadınların gözyaşında, erkeklerinkine oranla daha fazlaydı.

Frey, her iki cinsiyetin duygusal gözyaşlarında ikinci bir stres hormonu daha saptadı: ACTH (adrenokortikotropik hormon). Araştırmacı, bu stres hormonunun gözyaşında ne işi olduğunu merak etti ve şöyle bir sonuca ulaştı: Ağlama eylemi, stres hormonlarını vücuttan dışarı atmaya yarayan bir tür temizlik mekanizmasıydı. Böylece, çok ağlayan sağlıklı kalıyordu.

Geçmişi eskiye dayanan bu bilgiye soyut düzeyde, Hippokrates'ten Darwin'e kadar bilimle uğraşan birçok kişi inanmıştı, ama Frey bunu ilk kez biyokimyasal bulgularla desteklemeyi başarmıştı.

Tıp adamının bu tezi bilim dünyasında geniş yankı yarattı. Ama, ağlamayı tanımlayabilmek için bu bakış açısı yeterli miydi? Konu göründüğü kadar basit değildi. Bilgisayar sistemi çökmüş, sevgilin terk etmiş, bir yakının hastaneye yatırılmış... Ağla, zararlı maddeleri dışarı at ve sağlığına kavuş...

Frey'in ileri sürdüğü düşünceden yola çıkıldığı takdirde, prolaktin düzeyi yüksek kadınların ağlamaya daha eğilimli olmaları gerekiyordu. Ama Hollanda'da yapılan bir araştırma, ağlamanın sıklığının ve gözyaşı miktarının prolaktin hormonundan bağımsız olduğunu gösterdi: Berkeley'deki California Üniversitesi'nde görevli psikolog James Gross ve iki meslektaşı, ağlama ve vücut kimyası arasında bir ilişki saptayamadılar.

Deneklere, insanı yoğun duygulara sevk eden bir duygusal film izlettiler. İki saat sonra deneklerle söyleşi yaptılar. Film izlerken ağlayanlar, film bittikten sonra da ağlamayan izleyicilerden daha üzgündüler. Ayrıca, gözyaşında stres hormonuna dair hiçbir ize rastlayamadılar. Üstelik, gözyaşı bezlerinin içinden geçerek temizlenecek olan kan miktarı çok az. Dolayısıyla yanaklardan aşağıya süzülen yaşlarda, fazla stres hormonu bulunma ve vücudun buna bağlı olarak stresten arınma olasılığı da yok.

Öte yandan, üretilen gözyaşının hepsi yanaklardan aşağıya damlamıyor. Gözyaşı deliklerinden geriye gözyaşı kesesine giriyor ve kese ile burun boşluğu arasındaki kanal yoluyla yutağa akıyor. Gözyaşı gerçekten zararlı maddeler içerseydi, bu döngü çok anlamsız olurdu.

Rahatlatma etkisi
Katarsis teorisine sıcak bakan bazı uzmanlar, bu kez, ağlamanın başka mekanizmalarla rahatlama sağladığını ileri sürdüler. Ağlayınca aşırı gerilmiş sinir sistemi yeniden eski dengesine kavuşuyordu. Ruhsal gerginlikler, kızgınlık ve stres tepkisi gibi sıradışı faaliyetlerden sorumlu vejetatif (duyusal) sinir sistemine bağlı sempatik sinir sistemini harekete geçiriyor. Ağlamayla birlikte, bu sistemin çalışması duruyor. Bunun üzerine parasempatik sinir sistemi devreye giriyor.

Sempatik sinir sistemiyle zıt işleve sahip bu sistem, vücudun rahatlamasını ve yeniden eski dengesine kavuşmasını sağlıyor. Yalnız, bu bakış açısı California Üniversites'nde psikolog James J. Gross'un biraz önce sözü edilen deneyiyle uyumlu değildi. Yani, ağladıktan sonra daha üzgün ve gergin olan film izleyicilerinin durumuyla çelişiyordu.

Tuhaf... Oysaki ağlayınca rahatladığımızı, sakinleştiğimizi düşünürüz hep. Yoksa insanlar kendilerini mi kandırıyorlar? Psikolog Randolph Cornelius ve daha birçok uzman, ağlama eyleminin her şeyden önce güçlü bir sosyal uyarı olduğunu söylüyorlar. Üzüntü nedeniyle ağlayan kişi, karşısındakine çaresiz olduğu mesajını veriyor. Bir ağlayan kişi fotoğrafında gözyaşları silindiği takdirde, zayıflığı vurgulayan bir görüntü çıkıyor ortaya.

Kaşlar ve yanaklar, yaşlı insanlarda olduğu gibi düşüyor. Vücutta meydana gelen kasılmalar da bu görüntüyü destekliyor. Kişi ağlayarak rahatlıyor ve sağlığına kavuşuyor ya da gerginliğini atamayıp psikolojik sorunlar yaşıyor. Önemli olan, ağladıktan sonra kişinin, içinde bulunduğu konumu iyileştirecek bir çaba içine girmesi. Böyle zamanlarda çevreden alacağı destek ve teselli çok önemli. Bütün bunlar değerlendirildiğinde görüyoruz ki, bilim insanları ağlamanın sırrını çözmekten hâlâ çok uzaklar.

Öğrenilmiş bir davranış mı?
Hatta istersek konuyu biraz daha karmaşık hale getirebiliriz: Aslında ağlamak her zaman otomatik bir refleks değil, öğrenilmiş bir davranış olarak da çıkabiliyor karşımıza. Ne zaman, nasıl ağlanacağı biraz da kültürler tarafından belirleniyor. Araştırmacılar, Alaska'da ilginç bir gelenekle karşılaştılar. Bu gelenek, cenaze sırasında ağlamayı bir sorumluluk olarak görüyordu; ama kadınlar ve erkekler farklı zamanlarda ağlıyorlardı. Nijerya'da yaşayan Tiv kabilesinde, yas töreninde ağlama görevi sadece kadınlara ait. Tanzanya'daki Bantularda, kadınlar kısa ve keskin sesler çıkararak ağlıyorlar.

Kültür, bebeklerin ağlama şekillerini bile belirleyebiliyor. Amerikalı bebeklerde, ağlamanın yoğunluğu ilk iki ay içinde aşamalı olarak artıyor, dördüncü ayın sonuna doğru azalıyor ve sonraki bir yıl sabit kalıyor. Buna karşın, Japon bebeklerde ağlama yoğunluğu, hemen ilk üç gün içinde ilk doruk noktasına ulaşıyor; sekiz hafta boyunca aynı yoğunlukta kalıyor ve sonraki bir yıl içinde sürekli artıyor. Alaska'da bebekler nadir ağlıyordu, çünkü burada çocukların ağlaması uğursuzluk sayılıyordu.

Yeni Zelanda'daki Maorilerin geleneğine göre, erkek akrabalar, içlerinden biri yolculuktan döndüğünde kucaklaşıp sevinç gözyaşı döküyorlar. Bazı kültürlerde, ölen birinin arkasından parayla ağıt yakan kadınlar tutuluyor. Senegal'de yaşayan Voloflarda, bu ücretli kadınlar sekiz gün boyunca ağıt yakıyorlar. Sonunda gözyaşı bezlerinde tek damla kalmıyor. Antropolog Paul ve Laura Bohannan, Nijerya'da bir cenazenin toprağa verilmesi sırasında ağıtçı kadınların çığlık çığlığa ağlamalarına tanık olmuşlardı. Ölen kişinin öz kızı kendini tutamayıp ağlamaya başlayınca, ağıtçı kadınlar uyarmış, bir an önce ağlamayı kesmesini söylemişlerdi.

Anadolu kültüründe ağlamak
Anadolu kültüründe ise, ağıt geleneği, edebiyat alanında bir şiir türüne ad bile olmuş durumda. Bu kültürün geçmişi, Orta Asya Türklerinin "yuğ" törenlerinde söyledikleri "sagu"lara kadar uzanıyor. Bugün, özellikle Orta ve Güneydoğu Anadolu'da, Afşarlar ve Türkmenlerde, çoğunlukla kadınlardan oluşan ağıtçılar, ölen kimseler için belli geleneksel davranışlar eşliğinde ağıt yakıyorlar. Bu törenlerde acı toplumsallaştırılıyor ve ölen yüceltiliyor. Ayrıca, savaş, kıtlık, yıkım gibi derin etkiler yaratan konular da ağıt yakılmasına neden olabiliyor.

Erkekler ağlamaz mı?
Batıda bu kadar yoğun ağlanmıyor. Amerikalı kültür eleştirmeni Tom Lutz, batıda, özellikle de erkeklerde duygusal alanda ölçülü olma zorunluluğunun Sanayi Devrimi'nin bir sonucu olduğunu düşünüyor: "Amerika ve Avrupa'da erkeklere, müteşebbis, yönetici, profesyonel, sponsor gibi yeni roller verilmişti... 'Erkek olma'nın yeni tanımında erkekler, duyguların dışa vurumunu, bastırmak zorundaydılar."

Erkeklerin ağlaması, genellikle katı bir şekilde cezalandırılıyor, çünkü "erkekler ağlamaz". Otuz yıl önce ABD'nin başkan adayı Edmund Muskie'nin yanaklarından aşağıya öfkeden kaynaklanan birkaç damla gözyaşı akınca, ABD basını, bu insanın ülkeyi yönetmek için gerekli duygusal dengeye sahip olup olmadığını sorgulamıştı. Muskie, "Onlar gözyaşı değil, kar tanesiydi" diye kendini ısrarla savundu. İçinde yaşadığı dönemde, kovboy filmlerinin kahramanı John Wayne erkekliği şöyle tanımlıyordu: "Bir erkek atı, köpeği ya da arkadaşı için ağlayabilir, ama bir kadın için asla!".

Günümüzde artık Rambo bile ağlayabiliyor. Leonardo DiCaprio filmlerinde sevgilisi için ne kadar çok gözyaşı döküyor. Hollywood da yavaş yavaş kararını değiştirmişti: artık herkes yeniden rahatça ağlayabilir.

Duygusal bir millet olduğumuz için, ağlamayı teşvik eden filmler Türkiye'de ayrı bir sektör yarattı. "Arabesk"in değişmez kahramanları Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses oynadıkları filmlerde ya da söyledikleri şarkılarda aşkın, yoksulluğun ve geleneklerin yarattığı acılara tercüman oldu ve insanlar arasında bir "duygusal ortaklık" kurdu.

"Duygusal ortaklık" yaratma yönteminden, politikacılar da gerektiği gibi yararlanmasını bildi. Boris Yeltsin, siyasetten çekilirken birkaç damla gözyaşı akıttı. Bill Clinton, gözyaşını amaca göre çok iyi kullanabiliyordu. Amerikalı general Norman Schwarzkopf, Körfez Savaşı'nın ardından gazetecilerin önünde ağlamış ve sonra "generaller savaş sırasında değil, savaştan sonra ağlarlar" açıklamasını yapmıştı.

Siyaset ve ekonomi alanında çalışan ve sayıları giderek artan kadınlar, başarıya giden yolda gözyaşlarını bastırmayı öğrendiler. Margaret Thatcher "Demir Leydi" unvanını boş yere almamıştı. Ancak, DYP'ye başkanlık ve Türkiye'ye başbakanlık yapmış olan Tansu Çiller, o kadar katı bir profil çizmeyi tercih etmedi: Gerektiğinde yaptığı hataların yarattığı etkiyi hafifletmek gerektiğinde de halkın sorunlarını paylaştığı mesajını vermek amacıyla zaman zaman birkaç damla gözyaşı döktü.

Bir zamanlar erkeklerin egemen olduğu iş dünyasına atılan kadınlar, onların kurallarıyla oynayabilmek için giderek katılaştı. Hemen devreye giren film sektörü, insanları bu mekaniklikten kurtarmak amacıyla paylaşımı, aileyi ve duyguları ön plana çıkaran filmler ve diziler üretmeye başladı. "Harry Potter", "Yüzüklerin Efendisi" gibi hayal dünyasını harekete geçirecek filmler yarattı. Bütün bu gidişatın toplumsal istatistiklere nasıl yansıyacağını ise zaman gösterecek...
(Focus)
495
dahafazlası
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.