Mahmure

Meltem İnan’la Kadın Gezginler Üzerine…

Güncellenme tarihi: 13.05.2014 10:41
İnsanın aklında gerçekleşmesini istediği hep büyük hayalleri olmalı. Ruhu yaşlı değilse şayet büyük bir haritası olmalı evde. Gittiği yerleri, gitmek istediği rotaları çizdiği…

Bir de hatıralarını silmeye çalışan beynine inat gittiğini yerlerdeki anılarınızı, tanıştığını kişilerin bıraktığı izleri, hikayeleri topladığı seyir defteri olmalı.Her günü aynı oda, aynı şehir, aynı insanlarla tükenen hayatlar… Bu cümleden bile sıkılanlardansanız kaçış planlarınızı zaman kaybetmeden seyir defterinize not alın, saklayın. Bir bavul, bir defterle yola koyulmayı isteyeceğiniz günler olur belki…

Şimdi sizi daha önce birçok başarılı projleri ve Çoşkun Aral’la birlikte hazırladıkları ”Haberci” Belgeseli ile tanınan gazeteci-belgeselci-yazar Meltem İnan ile tanıştıracağım. Kendisi daha önce yapılmamış ve denenmemiş bir bakış açısıyla “İnsan Koleksiyoncusu” adlı çok farklı bir Türkiye Gezi Kitabına imza attı.

Türkiye’nin farklı Coğrafyalarında bir yandan geziyor , diğer yandan da gezdiği yerlerdeki renkli, yöreye özgü, çokça güldüren, bazen de gözlerimizi dolduran insanlarla tanışmamızı sağlayan kişi bir kadın gezgin olmanın zorluklarını ve güzel yönlerini bizimle paylaşıyor.

İşte Meltem İnan ve yollarda yaşadıkları;

“Haberci Belgeselinde çalışmaya ilk başladığımda ilk birkaç seyahate Coşkun Aral ile birlikte gitmek istedim. Zaten o da seni önce bir eğitime alır, seyahatlere alışmanı sağlar. Benim de bir 4–5 seyahat o şekilde geçti, ilk seyahatim hariç ama! İlkine bir şekilde tek başıma gittim ama sonrakilerde beraberdik.

Annem çok evhamlıdır, onun için bunu kabullenmek çok zor oldu. İşe başladığımda onun kahrolduğunu biliyordum, her seyahat dönüşümde beni dudağında uçuklarla karşılardı. Aklında bin bir senaryo canlanırdı, yok bir yerden düşmüşüm, yok kaza geçirmişim, yok şu olmuş bu olmuş… Tüm bunlara rağmen bir kere olsun “Kızım bu işi bırak, yapma artık” demedi. Ama bu işi çok sevdiğimi ve çok yapmak istediğimi biliyordu.

Benim tek şanssızlığım, işe başlarken neyle karşılaşacağımı bilmiyordum. Bazı tedirginliklerim vardı tabi, ben de anamın karnından Haberci gibi bir işi yapabilecek şekilde doğmadım! Böcek korkum da vardı, ellerimi günde 20 defa yıkayan bir insandım.

Benim tek şanssızlığım, ilk seyahatimde tecavüze uğrama tehlikesiyle karşılaşmış olmamdı. Sonraki seyahatlerde olsa daha kolay atlatırdım ama ilk seyahatte yaşayınca, sanki her seyahatte başıma böyle bir tehlike gelecekmiş gibi gelmişti. O beni biraz korkutmuştu ama bu olayın sonraki seyahatlerde cesaretimi kırmasına izin vermedim. Zaten bu kadar tatsız bir olay da bir daha başıma gelmedi. Anneme anlatmadım o olayı, kitabımda okumuştuu ilk defa! Anlatmış olsaydım muhtemelen ilk seyahatimde “Bırak bu işi!” diyebilirdi. Kitabı okurken de “Aaa! Senin başına böyle bir şey mi geldi?” dedi, çok şaşırdı. ”Anlatmamış mıydım, unutmuşum!” dedim ben de!

Başınıza gelen tecavüze yeltenme olayını anlattınız. Yaşadığınız, en korkutucu an nedir?

Aslında bir çok an olmuştur böyle ama o anda hissedemiyorsunuz. Çünkü durup düşünecek zamanınız olmuyor. Örneğin Sudan’da bir kontrol noktasından geçerken, bizi taşıyan aracı durduramadık ve her an vurulma tehlikesiyle karşı karşıyaydık. O zaman çok soğuk kanlıydım ilginç bir şekilde. Sonra düşününce, o an bizi vurabileceklerini, öldürülebileceğimizi anladık ve işte o zaman korku başlıyor.

Her gidiş gelişte mutlaka bir şeyler değişiyordur hayata ve kendinize bakışınız anlamında… Mutlaka değişiyor, aslında şunu çok merak ediyorum; Bu seyahatleri yaşamasaydım şimdi nasıl bir hayatım olurdu, nasıl bir insan olurdum? Bunu şu an göremiyorum ama mutlaka ki bir şeyler farklı olurdu. Şu var ki, ben çok büyük konuşurdum. “Asla şunu yapmam, asla şunu yemem, ben bunun mutlaka altından kalkarım!” gibi bütün büyük laflarımı yutmuşumdur bu seyahatlerin sonucunda. Seyahatlerimin bana öğrettiği birinci şey “Büyük konuşma”dır.

İkincisi de çok önyargılı bir insandım, daha bir şeyleri tecrübe etmeden “Bu böyledir” diyebiliyordum rahatlıkla. Şimdi o zamanki hâlime baktığımda, kendimden hiç de hoşnut değilim. Tüm bu seyahatlerden sonra daha sabırlı ve daha önyargısız, karşı tarafı anlamak için daha çok çaba gösteren bir insan olduğumu düşünüyorum. İçinde bulunduğun, yetiştiğin toplumun değer yargılarına, ahlaki değerlerine ya da belli bir çoğunluğun bakış açısına göre dünyayı değerlendirmeye kalkarsan, orada hiçbir tecrübe senin teninin altına girmiyor. Ayrıca tam tersi bir durumda da hissedebiliyorsun kendini; sen kendi değerlerinle oraya gidiyorsun ama oradaki çoğunluk senden farklı yaşıyor. Bir de bakıyorsun ki, şimdi önyargıyla yaklaşılan sensin. İşte o zaman bu hatayı yapmaman gerektiğini daha iyi anlıyorsun.

Üzüldüğüm bazı değişimler de oldu. Ben dört ömre zor sığdırılacak bir şeyi 5 yıl gibi bir zaman aralığında yaşadım. Kendimi çok erken yaşlanmış, her şeyi tüketmiş hissettiğim ve “Bundan sonra ne var, ulaşılacak daha ne var?” gibi bir bunalım hâline girdiğim zamanları da hatırlıyorum.

Kadın olmak, geziler sırasında ne gibi avantaj veya dezavantajlar getiriyor?

Dezavantajları düşünürsek, özellikle kontrolsüz bölgelerde kadın her zaman biraz daha kurban durumunda. Tecavüz için potansiyel bir kurbansınız mesela, o yüzden daha dikkatli olmanız gerek. Türkiye’de, İstanbul’da yaşarken en azından biliyorsun ki, gecenin bir saatinden sonra Beyoğlu’nun arka sokakları tehlikeli olabilir. Ama hayatında ilk defa gittiğin bir yerde bunu kestirmen de çok zor. Şunu da söylemekten hiç çekinmiyorum; regl dönemleri seyahatler sırasında beni çok zorlamıştır. Onun ağrısını çekmek, ormanın ortasında temizlik derdine düşmek, bir tuvalet bulabilmek bile çok büyük sorun olabiliyor bazen.

Avantajları da şöyle, insanlar kadın gördükleri zaman daha kibarlaşıyorlar. Diyelim ki yasak bir bölgede çekim yapmak istiyorum. Bir erkek gidip sorsa, büyük ihtimalle “Kardeşim git işine, yasak bölge burası!” filan diyecekler; ama bir bayan olarak “Böyle bir çekim yapmamız mümkün mü?” şeklinde sorduğunuzda, onlar da daha kibar bir şekilde yanıtlıyorlar. Bu kibarlık sayesinde sizin de ikna şansınız artmış oluyor. Çünkü aldığınız ilk yanıt “Hayır” bile olsa, konuşmanın seyri hiçbir zaman muhabbetin koptuğu, kabalaştığı bir yere gitmiyor. Çoğu zaman ikna anlamında daha avantajlı olabiliyorsunuz.

İkinci avantajı da örneğin bazı Müslüman toplumlarda ya da kabilelerde kadınlar daha kapalılar ve onların yaşamlarına dair bir şey belgelemen mümkün olmuyor. Bir kadın olarak hiçbir erkeğin giremediği yerlere girip oradaki kadınlarla konuşabilmek, çekim yapabilmek de büyük bir avantaj.

Devamlı ‘hadi ben gidiyorum’ demek nasıl bir şey? İlişkilerin nasıl etkilendi bu durumdan?

Romanımda da bahsettim bu konudan. Çok zor tarafları var tabii. Uzaktayken bir sürü şey yaşıyorsun ve yaşadıkların seni değiştiriyor. Olgunlaştırıyor, heyecanlandırıyor. Her dönüşümde bambaşka bir ruh hali ve orada edindiğim tecrübelerin sonucunda değişmiş bir insan olarak dönüyorum ve insanların beni o şekilde kabul etmelerini bekliyorum ve bu zor olabiliyor. Ben yokken de burada bana çok yakın insanların hayatları değişmiş oluyor. Onlar büyük badireler atlatırken ben onların yanında olmamış oluyorum. İlk başlarda bu açığı kapatmak için çok çaba sarf ediyordum ama inanılmaz bir yorgunluktu bu. Onuncu seyahatten sonra bıraktım …

Bir de problem çözmüyordum. Nasıl olsa gidiyorum dönünceye kadar unuturum diyordum fakat altı yılın ardından çözülmemiş sorun birikiyor ve neredeyse nasıl sorun çözüleceğini unutmuş olduğumdan onların altında çok ezildim…

Bu kadar seyahatin içinde sizi en çok zorlayan seyahatiniz hangisi oldu?

Kesinlikle Endonezya! Çok zorlanmıştık ve bir de oradan kurtulamıyorduk çünkü çok kuvvetli fırtına vardı ve işimiz bitmesine rağmen teknemiz bir türlü yola çıkamıyordu. :) Banyo yapmak istiyorum, yumuşak yataklarda uyumak istiyorum, böceksiz sineksiz bir ortam istiyorum, televizyon izlemek istiyorum. Yani tuvalet bile büyük bir problemdi. Hatta aramızda şöyle konuşmalar geçiyordu. “Bir Hilton banyo için bir kullanımlık ne kadar verirsin? Valla 500 dolar veririm”. Ya da “bu adadan kurtulmak için bir helikopter için ne kadar verirsin, ‘bankada ne varsa’ gibi…Bir de Shaman’lari bulmak için tropikal ormanın içinde yaptığımız kano yolculuğu sırasında güneş koruyucusu sürmemiştim. Daha doğrusu hiç bir seyahatimde güneş koruyucusu sürmüyordum. Çünkü aklıma bile gelmiyordu. Tüm gün güneşi, bulutların arkasında olmasına rağmen yüzümüze yediğimiz o yolculuğun ertesi günü yüzümün inanılmaz derecede pembeleştiğini ve canımın yandığını hatırlıyorum. Buna rağmen herhangi bir önlem almamakta ısrar ettim. 5 gün sonra yüzümde hiçbir şey hissetmediğimi hatırlıyorum. Yüzüm uyuşmuş gibiydi. Elimi yüzüme götürdüğümde köselemsi sert bir nesneye dokunduğumu hatırlıyorum. Onlar benim yanaklarımdı!!! Kameramanımız Okan Ünsur’a yüzümde ne olduğunu soruyordum. Çünkü yanımızda ayna yoktu. ‘Buruş buruş!’ demişti. Ormandan otele döndüğümüzde aynaya baktım ve canım sıkıldı. Cildim bordo renkte kaskatı kesilmişti. 4-5 gün sonra ise tek bir parça halinde o sert deri döküldü ve altından yeni deri çıktı. O günden beri, aylardan kış bile olsa , dışarıda azıcık güneş gördüğüm zaman suratıma SPF’yi dayıyorum. :)

1957
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.