Mahmure

Emel Müftüoğlu ile Takıntılarımızı Yazdık

Güncellenme tarihi: 15.05.2013 17:42
En büyük takıntımsın ey saç!

Çocuklukla gençlik arasına sıkışmış yaşımda başlamıştı her şey. Papatya sularını saçıma sürüp güneşin en yakıcı zamanlarında balkonda saçımın açılmasını beklemekten tutun da, yazın plajda eczaneden kimseye çaktırmadığım aldığım oksijen sularını sürüp güneşlenmek, morlu pembeli saç spreyleriyle daha kimsenin aklı açılmamışken ortalıkta rengarenk dolaşmak… Hepsini bir bir denedim. O zamanlar internetten çözüm için araştırabileceğim kaynaklar da yok. Deneme yanılma yöntemiyle saçımın her teli ayrı bir renkte, boya kataloğu kıvamında dolaşıyordum.

Bizimkilerin saçımla olan bu kavgamı keşfetmesi geç olmadı. Aile konseyinin izniyle lisedeyken düşündüğüm özgürlük anlayışına göre “özgürdüm” artık!

Düşünün ki o dönem okuduğum kitapları bile bu takıntıma göre seçiyordum; kızıla boyalı saçlar ve mavi saçlı kız… Lisede kızlar için en önemli gün sayılan baloda herkesin kıyafeti hazırken benim hazır olan tek şeyin uçları kızıla boyalı saçlarımdı.

Takıntım dedim ya, kendimi bi’ türlü güzel bulmuyordum kendi saç rengim olan siyahla. İllaki farklı bir ton olmalı. Derken Üniversite yıllarında markette satılan boyadan daha ucuza saç boyayan kuaför keşfetmemle birlikte saçımın bi’ kısmı pembe, bı’ kısmı mor erimiş dondurma kıvamında geziniyordum.

Şu yaşıma geldim saçımı bir erkek için süpürge etmedim ama, oryal ve boya sektörünün yardımlarıyla hiç bi’ bakım maskesinin kendine getiremeyeceği saç cinsine ulaştım. Çevremdekilerin “siyah saç sana çok yakışıyor” demelerine inat boyuyordum artık saçımı. Bir de kızıl saçıma iltifat eden bir sevgilim varken artık bana dip boyasız gezmek haram olmuştu.

Şu anda siyaha boyalı olan saçımı sevmeme en büyük desteği kırmızı rujumla buluyorsam da kendimi, ruhumu zaman zaman da olsa dinliyor oluşumun etkisi büyük. Aynada daha doğal, daha rahat biri bakıyor artık bana. Bir kere son kullanma tarihi yok saç rengimin, akmıyor, dibi gelmiyor… Bundan büyük rahatlık ne mümkün?!

Ne beni kızılım diye seven biri var yanımda ne de siyah. O beğeniyor benim en Hilal halimi, ben de seviyorum artık kendimden en az uzaklaştığım halimi. Yanlış anlaşılmasın daha barışmadım saçımla ama bu aralar en azından kendi tonumdayım. Tıpkı radyo kanallarını değiştirip sevdiği şarkıda durup eşlik eden biri gibi.

Tüm bu değişim büyümekle ilgili mi bilmem ama “büyümek” benim için Cezmi Ersöz’ün Leman’da dediği gibi;

Büyümek dedikleri aslında hep üşümektir.

Ben kendi takıntılarımı anlattım, şimdi sıra Emel Müftüoğlu’nun kaleminden takıntı, kompleks ve bizi zamanında sınırlayan her şey…

İnsan denen karmakarışık varlığın (karmakarışık derken ruh hallerimizden bahsedıyorum tabii ki) psikologlar pedagoglar herhangi bi’ goglar tarafından çözülebilmesi mümkün değil bence… Emin olun kendi kendinizi bile analiz etmekte zorlandığınız oluyordur. Aynı olaylara farklı zamanlarda farklı tepkiler vermekten tutun da, nerde ne zaman çıkacağı belli olmayan içimizi saran kompleks yumaklarının bizi nerde nasıl ne durumlara düşüreceğini de hiç bilemeyiz. Peki, biz bu komplekslerimize nasıl sahip olduk?

Benim bütün komplekslerim çocukken oluştu bundan adım gibi eminim. Babam ve annemin sürekli övgüleriyle sonsuz bir güven, sokağa çıktığımda acımasız çocukların arkamdan çilli horoz bağırışlarıyla bi’ o kadar güvensizlik
Onun için bütün hayatım bu at başı güven ve güvensizlik arasında geçti. Çok yaramaz bir çocuktum bi’ ailenin başına gelebilecek en büyük felaket de diyebiliriz. Kırmızı saçlı çiller içinde …

Büyükler sevmek için paylaşamaz çocuklar ise sürekli hastalıklı muamelesi yaparlardı bundan dolayı da bulunduğumuz mahallede sopamı yemeyen hiç bir çocuk kalmamıştır eminim… Kalanlar da çekimser olanlardır:) Bir dönem sürekli çilli horoz demelerinden dolayı nerdeyse adımın bu olduğunu bile düşünüp bütün horozlara da ayrı bır düşmanlık beslediğim de olmuştur.

Biraz amiyane olacak ama doğuştan damgalı eşek gibi dolaşmak da çabası. Bilinmeyen bir bölgede yaramazlık yaptığınızda sızı hiç tanımayan insanların “çilli bi’ kız kırdı bu camları” demeleri beni çabuk bulmalarında önemli bir etkendi tabii. Bununla da bitmedi büyüyüp kurtulurum derken, genç kızlığımda giyinip kuşanıp salına salına yürürken arkamdan delikanlıların “ çilli bom bom” sarkıları nedeniyle Katil Doğanlar filmindeki gibi ortalığı katletmem an meselesi halinde geçti gençlik yıllarım. Hayata atıldım, evlendim, bir bebeğim oldu. Dünyanın en güzel bebeği, kırmızı saçlarıyla doğdu ve ilk defa o zaman dua ettim inşallah çilleri de olur illerde diye…. Bu ne yaman çelişki tadında değil mi? Çünkü ben artık çillerimle barışık yasamayı öğrenmişim farkında olamadan.

Aslında farkında olamadan değil eşim benim çillerime aşık olduğunu hiç sıkılmadan her gün yinelediği için sonsuz bir güven sahibi olmuştum bu konuda. Ta ki şarkı söylemeye başlayıp televizyonlara çıktığımda ve insanlar artık beni tanımaya başladıklarında yanıma gelip amansız bir hastalığın pençesindeymişim gibi sessizce “Emel hanım Urfa’da bi’ adam biliyorum bu lekeleri geçiriyorlar” diyene kadar.

Offff yeniden kabus başladı işte! Bu insanlar içten içe üzülüp acıyorlar, ne fena deyip yeni teknolojiden faydalanıp bütün cillerimi lazerle aldırdım. Evet, salakça ama yaptım bunu. Sargılar açıldığındaki mutsuzumu ne sız sorun ne ben söyleyeyim karsımda duran pürüzsüz kabak suratlı kadını hiç beğenmedim meğer bütün neşem o çillerimde saklıymış bütün enerjimi o çillerimden alırmışım ben.

Peki büyüdüğünüzü ne zaman anlarsınız? İşte bütün bunların aslında ne kadar önemsiz olduğunu dışınızdaki kabuğun içini iyi dolduramadıysanız her şeyin çok boş olduğunu farkettiğiniz zaman.

Emel Müftüoğlu

2575
YORUMLAR
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.